25 Aralık 2009

Avrasya Birliği'ne Doğru

Avrasya'da birlik fikri çok eski zamanlardan günümüze miras kalmış olsa da, günümüzde halen dünya gündeminde kendisine yer bulan konular arasındadır. Fakat bugünü, geçmişten ayıran en önemli özellik, Avrasya Birliği kurmaya giden yolda çok kısa bir mesafenin kalmış olmasıdır. Yıllar boyunca Avrasya'nın stratejik öneminden ve uluslararası politikada oynaması muhtemel rolden çekinen güçler, çeşitli entrikalarla bölgede birlik kurulmasının önüne geçmeye çalışmışlardır. Ancak 21. yüzyılın beraberinde getirdiği kompleks ve çok yönlü konjonktür sayesinde Avrasya Birliği'nin de önü açılmıştır. Zira batı hegemonyasına bir son vermek isteyen Asya ülkeleri ekonomik gelişime öncelik vermiş, bu sayede uluslararası politikada kendilerine yer bulmayı amaçlamışlardır.

Çoğu kez "Asya Kaplanları" olarak da adlandırılan Asya ülkeleri arasında Çin, Japonya ve Güney Kore öne çıkmaktadır. Bahse konu ülkelere, bağımsızlık sonrasında yaşadığı ekonomik krizi atlatmayı başarabilmiş Rusya Federasyonu ile halen politik-ekonomik dönüşümünü tamamlamaya çalışan Orta Asya ülkelerini de eklemek mümkündür. Ekonomik güce erişen veya çok hızlı kalkınan ülkelerin akıllarına gelen ilk fikir bu konumlarını siyasi güç ile de pekiştirmek olmuş; ancak bölgesel ve küresel koşullar söz konusu ülkelerin tek başlarına bunu gerçekleştirmelerine imkan tanımamıştır. Böylece Avrasya'da birlik fikri ortaya çıkmış ve birkaç başarısız girişimin ardından Şangay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) oluşturulmuştur. Rusya, Çin, Kazakistan, Kırgızistan, Tajikistan ve Özbekistan'dan oluşan bu grup; bir süre sonra daha etkili işbirliği için yalnızca Asya ile sınırlı kalınmaması gerektiğini tecrübe etmiş ve diğer Bağımsız Devletler Topluluğu (BDT) üyeleri ile de ilişkilerin güçlendirilmesi için uğraşmıştır.

Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından kurulan BDT bugüne dek ürettiği politikalardan somut bir sonuç elde edememiştir. Ancak geçtiğimiz günlerde Kazakistan'da imzalanan bir bildiri ile BDT üyesi ülkeler, 2012 yılına kadar "Avrasya Ekonomik Topluluğu" (EurAsEc) oluşturma taahhüdünde bulundular. Projenin temel amacı, aynen 2. Dünya Savaşı sonrasında Avrupa'da olduğu gibi, "Ortak Ekonomik Alan" oluşturmak ve pazarı genişleterek Avrasya'da ekonomik birliği sağlamaktır. Projenin geleceğine dair yapılan olumsuz yorumlar genelde aynı eksende birleşmekte, bölgenin biraraya gelmesinden rahatsız olan bazı kesimler bu girişimin başarısızlıkla sonuçlanacağını öngörmekte ve/veya ummaktadır. Ancak bölge ülkelerinde, özellikle Rusya ve Kazakistan'da göze çarpan kararlılık, projenin başarılı olacağına dair ümitleri arttırmaktadır.

Rusya, Beyaz Rusya ve Kazakistan arasında oluşturulan Gümrük Birliği sayesinde açılan 170 milyonluk pazara, diğer Orta Asya ülkelerinin ve BDT üyelerinin katılımı da öngörülmektedir. Kazakistan Devlet Başkanı Nursultan Nazarbayev'in ve Rusya Devlet Başkanı Dimitri Medvedev'in son dönemlerde yaptığı açıklamaların da bu yönde olduğu dikkatlerden kaçmamalıdır. Zira Nazarbayev, yıllardır hayalini kurduğu Avrasya Birliği projesine Türkiye'nin de dahil olmasını istediğini belirtmiş, bunun gerçekleşmesi durumunda çok büyük bir güce ulaşılacağının altını çizmiştir. Nazarbayev, aynı zamanda, medeniyetler çatışması teorisine inanmadığını Papa 16.Benediktus ve Suudi Arabistan Kralı'nı ziyaret ederek ortaya koymuş, Avrasya Birliği oluşturulurken kimsenin ötekileştirilmek istenmediğini ve birlik fikrinin hiçbir oluşumun (NATO-AB vs.) karşısında yer almayacağını da böylece vurgulamıştır.

Gelişmelere Türkiye'nin ve Türk insanının perspektifinden bakacak olursak, ülkemizdeki bazı kesimlerin bu tarz oluşumlara farklı yönlerden yaklaştıkları görülmektedir. Reel politik açısından ise Türkiye, son yıllarda izlediği aktif, çok yönlü ve ekonomik ilişkilerin güçlendirilmesini temel alan dış politika anlayışında kendisine yeni bir faaliyet sahası bulmuştur denilebilir. Zira Türkiye, daha önce eline geçmeyen bir fırsata, tarihi ve kültürel bağları bulunan Orta Asya ile ekonomik bağlarını kuvvetlendirme imkanına kavuşmuştur. Bu önemli dönemeçte Türkiye'nin vereceği kararlar bölgesel bir süper güç olan ülkemizin, küresel bir süper güce dönüşmesinin anahtarını teşkil etmektedir.

Leia Mais…

21 Aralık 2009

"Eksen Kayması"


Son günlerde basında kendisine sıkça yer bulan "Türkiye Eksen Kayması mı yaşıyor?" önermesi farklı bir bakış açısından değerlendirildiğinde, bu tezin arkasında yatan fikirler rahatlıkla ortaya çıkmaktadır. Bu durumun uluslararası ölçekte tartışılması ve neticede Türkiye'nin eksen kayması yaşadığı ve Avrupa'dan uzaklaştığı tezinin, bir takım bölgesel güçlerin elini güçlendirdiği aşikardır. Zira söz konusu devletler, bu yolla Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne tam üyelikten kendi isteğiyle vazgeçtiğini savunacak ve oyunbozan rolünden de böylece sıyrılacaklardır. Ancak işin aslını görebilenler için durum biraz farklı. Uluslararası ilişkiler ile ilgilenen veya dünya gündemini takip edenlerin pek de zorlanmadan anlayabilecekleri üzere yukarıda sözünü ettiğimiz ülke Fransa'dır. Fransa, özellikle Nicolas Sarkozy'nin iktidara gelmesinden itibaren Türk karşıtlığında aşırı uçlara ulaşmıştır. Türkiye'nin tam üyeliğine her fırsatta karşı çıkan ve bunu açıkça dile getirmekten çekinmeyen Fransa, Türkiye'nin eksen değiştirdiği iddialarından en çok faydalanan ülke görüntüsündedir.

Eksen Kayması iddiaları, Fransa haricinde İsrail'in de iç ve dış politikasına etki etmektedir. 2008'in sonlarına doğru İsrail-Suriye arasındaki barış görüşmeleri sürmekteyken, İsrail Başbakanı Ehud Olmert, Ankara'da Başbakanlık Konutu'nda Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile geç saatlere dek müzakerede bulunmaktayken ve hatta Erdoğan tıkanıklığı açmak amacıyla Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad'ı telefonla aradığı sırada İsrail uçakları Gazze Şeridi'ni bombalamaktaydı. Bu durum doğal olarak Türk tarafında büyük bir tepkiyle karşılanmış, İsrail'in samimiyetsizliği Ocak 2009'daki Davos Zirvesi'nde Başbakan Erdoğan'ın sözlerine ve mimiklerine de yansımıştı. Sonrasında iptal edilen askeri tatbikatlar ve askeri teçhizat anlaşmaları Türkiye-İsrail ilişkilerine farklı bir boyut katmış, arada soğuk rüzgarlar esmesine sebep olmuştur.

Tam da bu dönemde Fransa-İsrail ilişkilerinde gözle görülür bir ilerleme kaydedilmiştir. Öyle ki, bu iki ülkenin önceki konumlarını tamamıyla terk edip, Türkiye karşıtı bir eksende biraraya geldikleri dahi iddia edilebilir. Fransa, Türkiye'nin yerine Suriye ile ilişkilerde arabulucu rolü üstlenmek istemiş, son dönemlerdeki İsrail-Fransa ilişkileri uzmanlar tarafından balayı olarak nitelenmiştir. Bu durum, kendisini İran'ın nükleer programı konusunda da göstermiş; Türkiye, İran'ın nükleer güç olmasını destekleyen bir ülke konumuna sokulmak istenmiştir. 2002'den bu yana izlenen Türk Dış Politikası'nın böyle bir gelişmeye imkan tanımayacağı su götürmez bir gerçek olmasına rağmen...

Türkiye'nin eksen kayması yaşadığı iddialarına sebep olan bir diğer önemli etken de ülkemizin Orta Doğu-Balkanlar-Kafkaslar üçgeninde oynadığı önemli rolden kaynaklanmaktadır. Bölgesel bir süper güç olarak Türkiye'nin, yakın çevresindeki gelişmelere duyarsız kalması düşünülemez. Ancak bu durum, daha önce bu rolü oynayan İsrail gibi devletleri doğal olarak rahatsız etmekte, onları farklı arayışlara sevketmektedir.

Türkiye'nin artan bölgesel ve küresel gücüne tek başına karşı durmakta yetersiz kalan devletler, güçlerini birleştirerek ve Türkiye'yi izlediği yoldan döndürmeye çalışarak bu durumla baş etmeye çalışmaktadırlar. Son olarak belirtilmesi gerekense, Türkiye'nin eksen kayması yaşamadığıdır. Türkiye Cumhuriyeti, 1923'ten beri aynı eksende hareket etmektedir. Ancak kendi eksenleri değişenler bunu idrak edememekte, Türkiye'nin farklı yönlerde ilerlemesini kaldıramamaktadırlar.

Leia Mais…

29 Temmuz 2009

Latin Amerika'da Neler Oluyor?


Orta ve Güney Amerika ile ilgili haberler son dönemde sıklıkla gündeme geliyor. Bu haberlerden ilki Honduras'taki darbe ve sonrasında yaşananlarla ilgili. Konuya ilişkin yorumlarımızı içeren bir yazı yayınlamıştık ancak darbe sonrasında durum hala ciddiyetini koruyor. Zira ülkedeki askeri cunta, devrik başkan Manuel Zelaya'ya görevi devretmedi. Üstelik her türlü önlemi alarak Zelaya'yı ülkeye sokmadı. Bazı Latin Amerika ülkeleri Honduras'taki büyükelçiliklerini kapatırken dünyanın dört bir yanından da darbeyi kınayan ve yeni yönetimi tanımayan mesajlar geldi. Cuntanın bu politikası devam ettiği takdirde ülkedeki gerilimin artacağı, halkın protesto gösterilerinde işin boyutunun değişmeye başlayacağı söylenebilir. Zelaya yanlılarının demokratik çözüm istekleri reddedildiği takdirde ülkede kan dökülmesini önlemek çok zorlaşacaktır. Her ne şekilde olursa olsun Honduras'ta bir an evvel barışçıl ve demokratik bir çözüm bulunmalı ve bu ülkedeki krize son verilmelidir.

Latin Amerika'daki ikinci gelişmeyi ise Venezuela-Kolombiya gerginliği olarak göstermek mümkün. Yaklaşık 30 yıl önce uyuşturucu baronu Escobar'ın yakalanması ve faaliyetlerinin durdurulması konusunda ABD ile anlaşan Kolombiya hükümeti, o tarihten beri ülkedeki Amerikan varlığı nedeniyle sorunlar yaşamaktadır. Gerek ülke içinde gerekse komşu ülkelerle olan ilişkilerinde problemler doğmasına sebep olan bu durum, Venezuela Devlet Başkanı Hugo Chavez'i de oldukça rahatsız etmektedir. Geçtiğimiz aylarda Kolombiya hükümetinin FARC teröristlerine karşı savaşını Venezuela sınırları içerisinde de sürdürmeye çalışması iki ülkeyi savaşın eşiğine getirmiş, Venezuela, Bogota büyükelçisini geri çağırmıştı. Nisan ayında yeniden diplomatik ilişkiler tesis edildi. Ancak sorun tam olarak çözülemedi. Zira benzer sebeplerle topraklarında Amerikan üssü bulunan Ekvador'da, Chavez çizgisindeki bir politikacı olan başkan Rafael Correa, bu üssün ABD tarafından kullanımına son vermişti. Kolombiya'daki durumun daha komplike ve ciddi olmasına rağmen, Chavez'in Kolombiya'dan da benzer bir hamle beklediği bilinmektedir. Devlet Başkanı Alvaro Uribe de aslında ABD güçlerinin ülkesinde bulunmasından rahatsızlık duymaktadır. Ancak onlar olmadan bu savaşa devam etmesi imkansızlaşacağından, önceliği Kolombiya'nın askeri kapasitesinin arttırılması olarak belirlemiştir. Neredeyse yarım asırdır süren yasadışı uyuşturucu ticaretine son vermek ise, kısa vadede mümkün gözükmemektedir.

Leia Mais…

27 Temmuz 2009

Rusya Sıcak Denizlerde


Kısa bir aradan sonra yorumlamaya değer ilk gelişmede de aktör değişmedi : Binyıllık hayalini gerçekleştiren Rusya. Suriye'nin Tartus limanında bulunan ve SSCB'nin dağılmasından bu yana kullanılmayan deniz üssünün restorasyonu konusunda Rusya ve Suriye anlaştı. Bu deniz üssü sayesinde Rusya, Akdeniz'e ulaşarak sıcak denizlere inme politikasını da hayata geçirmektedir. Ancak bu sefer durum biraz farklı. Zira Rusya'nın Akdeniz'deki varlığı doğrudan veya dolaylı olarak Türkiye'yi tehdit etmemektedir. Suriye, bu limanın yeniden açılması karşılığında Ruslardan alacağı S-300'ler (karadan havaya balistik/anti balistik füzeler) yüzünden böyle bir anlaşmaya evet demiştir. Çünkü kendi hava savunma sistemini çağ atlatacak olan bu füzeler sayesinde Suriye, İsrail'e gözdağı vermek ve bu ülkeyi kendisine karşı gerçekleştirmesi muhtemel saldırgan eylemlerden caydırmak istemektedir. Dolayısıyla Rusya-Suriye anlaşmasından asıl çekinmesi gereken devlet İsrail'dir. Lübnan'a ve Golan Tepeleri'ne oldukça yakın olan bu liman sayesinde İsrail, bir sonraki hamlesinden önce iki kez düşünmek zorunda kalacaktır.

Her ne kadar Doğu Akdeniz'deki Rus varlığını Rusya'dan başka destekleyen bir ülke olmasa da, Ruslar'dan bu konuda yeni hamleler beklenebilir. Libya ve Yemen ile temaslarda bulunulması da bunun bir göstergesidir. Tartus limanı, tadil edildikten sonra, Soğuk Savaş'tan bu yana Rusya'nın, eski Sovyet coğrafyası dışında açtığı ilk askeri üs olacaktır. Ancak bu limanın önemi uluslararası basının atfettiği veya İsrail'in korktuğu kadar yüksek değildir. Rusya'nın Karadeniz donanmasından yalnızca "Büyük Petro" ve "Amiral Kuznetsov" adlı iki geminin bu limanda bulunacak olması İsrail'in, ABD'nin ve NATO'nun deniz gücü dikkate alındığında sembolik bir anlam taşımaktan öteye gitmeyecektir. Fakat Rusya, diğer bütün meselelerde olduğu gibi, Orta Doğu'dan da dışlanmak istememekte, bölgeye ne şekilde olursa olsun girmeye çalışmaktadır. Eski ihtişamlı günlerin özleminde olan Rusya, yeniden bu konumu elde edebilmek için çok mühim iki aracı kullanmaktadır. Bunlardan ilki enerji, ikincisi ise silah ticaretidir. Üstün teknoloji ürünü silahları sayesinde sıcak çatışma riski bulunan ülkelerle ilişkilerini sağlamlaştırmaktadır. Suriye ile yaptığı bu anlaşmayı da aynı çerçevede değerlendirmek mümkündür. Zira Suriye, S-300 füzelerinin yanısıra yine son teknolojiye sahip SS-26 İskender-E tipi füzeler ile gelişmiş anti-tank sistemleri alma taahhüdünde bulunmuştur. Sonuç olarak Rusya, yukarda bahsedilen araçları kullanmak suretiyle siyasi kazançlar elde etmektedir ve bu politikasından yakın gelecekte vazgeçmesi beklenmemektedir.

NOT-1 : Rusya'nın Tartus limanında kullanacağı askeri üs, Karadeniz ve Akdeniz Komutanlığı olarak faaliyet gösterecektir. Dolayısıyla Karadeniz'in ve Türk Boğazları'nın statüsü yeniden gündeme gelecektir.

NOT-2 : Rusya; enerjiyi Gazprom, silah ticaretini de Rosoboronexport adlı devlet şirketleri aracılığıyla politik güç olarak kullanmaktadır.

Leia Mais…

17 Temmuz 2009

Uçak ve Helikopter Kazaları


2009 yılının ilk 6 ayı içinde yaşanan ve ölümle sonuçlanan uçak-helikopter kazalarında, önceki yılların aynı dönemlerine göre büyük bir artış yaşandı. Dünya Gündemi'nde de sıkça yer alan bu kazalar, her seferinde akıllara terörist saldırı olasılığını getiriyor olsa da şimdiye dek yaşananlarda herhangi bir terör bağlantısına rastlanmadı. En önemlilerine kısaca göz atacak olursak, 1 Haziran'da Rio de Janeiro'dan Paris'e giden Air France uçağının okyanusa çakılması ile başlayabiliriz. Ölen yolculardan birçoğunun cesedine dahi ulaşılamayan kazayı herhangi bir terör örgütü üstlenmedi. Bilindiği üzere global ölçekte faaliyet gösteren terör örgütlerinin önemli özelliklerinden biri, kendisi yapmış olmasa da, dünya çapında ses getiren ve ölümle sonuçlanan olayları üstlenerek reklam yapmaktır. Ancak bu durum son dönemlerde karşımıza çıkmamaktadır. San'a'dan kalkan bir Yemenia uçağının Comorros'a giderken düşmesi de yine akıllara benzer şüpheleri getirdi fakat bu kazanın altından da bir terör örgütü çıkmadı. 25 Şubat'ta Hollanda'da düşen Türk Hava Yolları uçağı ve kazanın muhtemel sebepleri de yine uzun süre gündemde yer aldı. Peşaver'e gitmek üzere kalkan askeri bir helikopterin 3 Temmuz'da Pakistan'da düşmesi ile ölen 26 kişi de Taliban tarafından gerçekleştirildiği düşünülen bir saldırı sonucu değil teknik bir arıza nedeniyle hayatlarını kaybetti. Son olarak Tahran-Erivan seferini yapan, Hazar Havayolları'na ait bir uçağın düşmesi sonucu 168 kişi hayatını kaybetti. Bütün bu havacılık kazaları, her seferinde yeni bir 9/11 ile karşı karşıya olup olmadığımız sorusunu akıllara getiriyor. İşte global terörizmin ulaştığı en büyük başarı da buradadır. Zira terörün asıl amacı en küçük olayda bile insanlara korku salmak, insanları sürekli tetikte bekletmek suretiyle hayatlarının her an son bulabileceği korkusuyla yüzleştirmektir. Vurgulamak istediğim; uçak kazalarında yaşanan kayıpların terörist saldırılarda yaşananlardan değersiz olduğu değil, tam aksine, günlük hayatta ne zaman yaşanacağını bilmediğimiz olayları terörist saldırı olarak değerlendirdiğimizde terör örgütlerinin ekmeğine yağ sürdüğümüzdür.

Leia Mais…

15 Temmuz 2009

Nabucco'ya "Gaz Verenler"


Uluslararası İlişkiler ve Dünya Gündemi Analizleri'ni kurduğum günden beri ilk kez bir konu hakkında arka arkaya iki ayrı yazı yayınlamış olacağım fakat Nabucco, bundan daha fazlasını hak eden bir proje. Önceki yazıda genel bilgiler ve yorumlara yer vermiş, derine inememiştik. Bu yazıda ise Nabucco Projesi'nde dikkati çekmeyen, üzerinde durulmayan ve basında fazlaca yer bulamayan gelişmelere değineceğiz.

Bilindiği üzere Nabucco, Avrupa'nın enerjide Rusya'ya olan bağlılığını azaltmayı (ortadan kaldırmayı değil) ve Avrupa Birliği'nin, doğusundaki ülkelerle olan ilişkilerini geliştirmeyi hedeflemektedir. 3300 kilometre boyunca, üzerinden geçtiği ülkeleri birbirine bağlayacak olması bir yana, modern küresel konjonktürdeki en önemli zenginlik olan enerjinin söz konusu ülkeler tarafından paylaşılacak olması da Nabucco'nun yalnızca ekonomik faydadan ibaret olmadığının göstergesidir. Dolayısıyla, Nabucco Projesi'ne siyasi açıdan bakıldığında işlerin karmaşık hale gelmesi engellenememektedir. Bu durumun en önemli sonucu da, boru hatlarını besleyecek olan doğalgazın veya petrolün (biz burada genel anlamda enerji diyeceğiz) hangi yollarla, kimler tarafından, hangi miktarda projeye aktarılacağı sorunudur. Boru hatlarını, canlılardaki damarlara benzetirsek, içinden kan geçmeyen damarların hiçbir işe yaramayacağını söyleyebiliriz. Yani boru hatları hayati sıvı olan enerjiyi bir yerden bir yere taşımakta kullanılan araçlardır. İşte tam da bu noktada olayın siyasileşmesine sebep olan devletlerden Rusya Federasyonu önemli bir çıkış yaptı ve başbakan Vladimir Putin "Bazı devletlerin toprağı kazıp borular döşemesi bizim için sorun teşkil etmez" diyerek içi doldurulamayacak olan bir boru hattı inşa etmenin gereksiz olduğunu belirtti. Bir diğer önemli aktör, ABD ise, projeyi açıktan desteklememekte. Fakat Amerika'nın projeye karşı olduğunu söylemek henüz mümkün değil. Zira projeye gaz vermesi planlanan İran, iç siyasi tartışmalarla boğuşmakta ve Nabucco'daki geleceği tartışılmaktadır. ABD'nin tavrının İran'daki gelişmelere göre şekilleneceğini tahmin etmek zor değil. Buna karşılık projenin ana kaynağı Azerbaycan'ın, ispatlanmış yaklaşık 1.5 trilyon metrüplük doğalgaz rezervinin, Nabucco'nun kapasitesi olan yıllık 31 milyar metreküpü tek başına karşılaması da beklenmemektedir. Ankara'daki imza töreninde hazır bulunan Irak başbakanı Nuri El-Maliki'nin de Nabucco'ya gaz vermeye hevesli olduğu bilinmektedir. Ayrıca bölgede Türkiye'nin öncülüğünde yaşanan bu hızlı jeopolitik gelişmelerden dışlanmak istemeyen Suriye de projeye dahil olmak istemektedir. Enerji ihracının büyük çoğunluğunu Rusya'ya yapan Türkmenistan ise, bu ülkenin doğalgaz alımını azaltması üzerine, artan doğalgazı Nabucco'ya verebileceğini belirtmiştir.

Tüm bunlardan çıkarılacak sonuç ise, başbakan ile enerji bakanı tarafından dile getirilen ve Rusya'nın da Nabucco'ya dahil olabileceğini öngören planın, Nabucco'yu ana amacından bir hayli saptıracağıdır. Buna rağmen projeyi, Rusya'yı küstürmeden hayata geçirmek esas alınmalıdır. Rusya-Türkiye arasındaki Mavi Akım'ın, Rusya-Bulgaristan-Yunanistan arasındaki Burgaz-Dedeağaç'a engel olmadığı gibi Nabucco'nun da Mavi Akım-2'ye engel olmaması gerekmektedir. İran'daki durumun kritik olması bu ülkeden gelecek doğalgazı da askıda bırakmaktadır. Buna karşılık da Türkmenistan, Irak ve Suriye gibi seçenekleri değerlendirmek, hem boru hatlarının boş kalmasını önleyecek hem de Türkiye'nin bahsi geçen ülkelerle ilişkilerini kuvvetlendirecektir. Nabucco Projesi'ni hiçbir baskıya veya tehdide boyun eğmeden hayata geçirmek, bölgesel ve küresel politikalarda Türkiye'nin elini güçlendirecek, Türkiye'den Avrupa'ya giden otoyolların yanına inşa edilecek olan enerji yolları da Türkiye'nin AB'ye tam üyelik sürecini hızlandıracaktır.

Leia Mais…

13 Temmuz 2009

Nabucco Projesi


Son günlerde popülaritesi giderek artan bir doğalgaz boru hattı projesi olan Nabucco, ismini ünlü Babil Kralı Nebuchadnezzar'dan almaktadır. Rusya'nın enerji piyasasındaki baskın rolünü kırmayı ve Avrupa'nın doğalgaz ihtiyacını alternatif bir yoldan karşılamayı hedefleyen Nabucco, enerji kaynaklarının çeşitlendirilmesi açısından atılan önemli bir adımdır. Zira günümüzde özellikle Doğu Avrupa ülkelerinin, içinde Rusya bulunmayan bir proje sayesinde enerji ihtiyacını karşılaması neredeyse imkansızdır. İşte, Nabucco'nun önemi tam da buradan gelmektedir: Rusya'nın yüksek fiyatlarla sattığı doğalgazı bile her an kesebilecek olma ihtimalini, daha güvenli ve ucuz bir kaynakla ikame etmek. Birçok konuda birbirlerinden farklı politikalar benimseyen 9-10 ülke, bu hat sayesinde ortak bir paydada buluşacaklardır. Bu noktada hattın güzergahı ve taşıyacağı doğalgaz miktarıyla ilgili birkaç bilgi vermemiz gerekmektedir. Hattı dolduracak doğalgazın Azerbaycan ve İran'dan alınacağı kesinleşmiş olmakla birlikte, boru hattında yaşanan bir patlama sonrasında Türkmenistan'dan doğalgaz almayı kesen Rusya sayesinde, Türkmenistan'ın da Nabucco'ya katkıda bulunabileceği belirtilmektedir. İran'dan ve Azerbaycan-Gürcistan üzerinden Türkiye'ye ulaşacak olan boru hattı, Erzurumda birleşecek, hattın en uzun, en önemli ve en hayati kolu olan Türkiye bölümünü oluşturacaktır. Yaklaşık 2000 kilometresi Türkiye içinde olan Nabucco (toplam 3300 km), Erzurum'dan Ankara'ya oradan da Bulgaristan'a varacaktır. Türkiye'nin boru hattından ne kadar doğalgaz çekebileceği henüz belli olmamakla birlikte bu oranın %15 civarında olduğu konuşulanlar arasındadır. Bulgaristan'dan sonra Romanya, Macaristan, Avusturya ve Çek Cumhuriyeti'ne kadar uzatılacak olan Nabucco'nun daha sonraki aşamalarda İtalya, Almanya ve diğer Doğu Avrupa ülkelerine ulaştırılması da planlanmaktadır.

Projenin en önemli yanının Rusya'yı ve Rus enerji devi Gazprom'u dışarda bırakması olduğunu belirtmiştik. Fakat yaşanan yeni gelişmeler ışığında durumun yakın gelecekte değişme ihtimali bulunduğunun da altını çizmemiz gerekir. Zira projeden dışlandığını hisseden Rusya, alternatif erneji hatlarına yönelmiş ve Türkiye, İran, Azerbaycan ve diğer Doğu Avrupa ülkelerini by-pass ederek Burgaz-Dedeağaç projesini geliştirmiştir. Ayrıca Türkiye'yi kendi safına çekebilmek amacıyla Mavi Akım-2 projesini ortaya atmıştır. Dolayısıyla, enerji arenasında Rusya'sız seçeneklerin giderek azaldığı bir ortamda, yıllık 31 milyar metre küp doğalgaz taşıması hedeflenen Nabucco'ya da Gazprom'un çok geçmeden katılacağı öngörüsünde bulunabiliriz.

Projede yer alan ülke liderlerinin katılımıyla, imzaları 13 Temmuz'da atılacak olan ve yapımına 2010'da başlanması planlanan Nabucco; Avusturya'dan OMV, Türkiye'den BOTAŞ, Macaristan'dan MOL, Bulgaristan'dan Bulgargaz ve Romanya'dan Transgaz'ın %20'şer hissesiyle beş ortaktan oluşan bir teşekküldür. Fakat geçen sene Alman RWE'nin katılımıyla altı ortaklı bir projeye dönüşmüştür. RWE'nin Nabucco'ya sonradan katılması, projede yer almak isteyen Fransız Total ve Gaz de France, Alman Ruhrgas, Polonyalı PGNiG, Azerbaycan Devlet Petrol Şirketi SOCAR ve Rus Gazprom gibi şirketlerin elini güçlendirmiş, yeni katılımların önünü açmıştır.

Her ne kadar enerji sektöründeki bir atılım olarak değerlendirilse de, Nabucco'nun siyasi hamlelerden bağımsız olduğunu düşünmek yanlıştır. Bir yandan Rusya, İran'ı güvenilmez olarak nitelemekte, diğer yandan Türkiye, Fransa'nın katılımına karşı çıkmaktadır. Adı geçen tüm ülkelerin katılması ise projenin değerini düşürecek, planlanan hedeflerden uzaklaşılmasına neden olacaktır. Tüm bunlar biraraya geldiğinde, birçok devletin katıldığı bir siyasi poker oyunu ile karşılaşmaktayız: Politik eli en güçlü olan ve kozlarını en iyi oynayanın kazanacağı bir poker oyunu...

Leia Mais…

10 Temmuz 2009

Obama'nın Rusya Ziyareti


ABD Başkanı Barack Obama, Rusya Federasyonu'na (RF) resmi bir gezi düzenliyor. Senatörken yaptığı Rusya ziyaretinden pek de hoş anılarla ayrılmayan Obama (Urallarda tutuklanıp nezarete atılmıştı), başkanlık döneminde arasını iyi tutmaya çalıştığı Medvedev-Putin ikilisiyle görüşmelerde bulundu. Tüm dünyanın gözü bir anda bu ziyarete çevrilirken beklentiler de doğal olarak büyüktü. Ancak Obama'nın özellikle Putin ile yaptığı görüşme bir hayli gergin geçti. Gerginliğin sebebi de Obama'nın basına verdiği, Rus liderin mizacını ve düşünce yapısını eleştiren demeciydi. Medvedev'in liberal görüşleri Obama tarafından takdir görse de, ABD tarafında asıl gücün kimde olduğuna dair (Putin mi? Medvedev mi?) tereddütler mevcut. Yine de bu tereddütler, süresi dolan START'ın (Stratejik Silahların Azaltılması Anlaşması) yerine yeni bir anlaşma yapılmasına engel olmadı. Rusya'nın en büyük çekincesi olan Doğu Avrupa'daki anti-füze sistemlerinin geleceği ise hala büyük bir muamma. Zira ABD, söz konusu sistemlerin Rusya'ya karşı olmadığını her fırsatta yinelemekte fakat bu açıklamalarında inandırıcılığı sağlayamamaktadır.

Obama'nın Rusya ziyaretini, uluslararası ilişkilerde yeni bir eksen kayması olarak değerlendirenler olsa da, bana göre stratejik bir Rus-Amerikan ittifakının önünde iki büyük engel bulunmaktadır. Bunlardan ilki Rus yönetim sisteminin kendine özgü niteliğidir. Gerektiğinde anti-demokratik hatta despotik bir rejime dönüşebilen ancak herşeye rağmen halkın %90'ını sürekli memnun etmeyi başarabilen bir sistem. Şüphesiz bunda Rus tarihinin, kültürünün ve sosyolojik yapının da büyük payı vardır. Fakat belirtilen unsurlar Amerikalılara oldukça yabancı gelmektedir. İran-Çin stratejik ortaklığına karşı oluşacağı söylenen Rus-Amerikan ittifakının önündeki ikinci büyük engel ise, Ruslardaki tarihi şüphecilik olgusudur. Zira Rusya, sürekli olarak Batı'dan kendisine yönelik bir tehdit algılamakta, NATO ve AB genişlemelerini kendisine karşı yapılan hareketler olarak görmektedir. Bu durum yalnızca Rusya'nın da NATO'ya dahil olmasıyla önlenebilir ki bu önermenin gerçekleşmesi neredeyse imkansızdır. Rusya'nın Batı'dan algıladığı tehdidin hiçbir şey ile kıyaslanamayacak olması, statükonun uzunca bir süre daha bugünkü haliyle devam edeceğinin göstergesidir.

Tüm bunların dışında Obama'nın Rusya ziyareti bir takım yeni gelişmelere gebe olabilir. Örneğin Rusya, Ukrayna ve Gürcistan'ı da kapsayan NATO genişlemesinin durdurulması karşılığında, İran'ın nükleer programı konusunda, BM Genel Kurulu'nda ABD'ye destek vermeyi kabul etmiş olabilir. Bir diğer yeni gelişme de, ABD askerleri ve askeri teçhizatının Rusya üzerinden Afganistan'a girmesi hususunda yapılan anlaşmadır. Rusya'nın, hava sahasını durup dururken ABD'ye açması beklenemez. 1962'de yaşanan Küba Krizi'nin sonuçlarından aldığımız bir ders varsa o da Rusya-ABD ikili ilişkilerinde mütekabiliyet ilkesinin mutlak suretle geçerli olduğudur. Rusya ile ilişkileri yeniden başlatmayı temel hedef seçmiş olan Obama'dan, görev süresi boyunca benzer hamleler beklemek mümkündür.

NOT: Resim 4 Temmuz tarihli The Economist'in kapağından alınmıştır.

Leia Mais…

8 Temmuz 2009

Doğu Türkistan'da Neler Oluyor?


Geçtiğimiz günlerde Çin'in batı sınırında yer alan ve Doğu Türkistan olarak bilinen Şincan-Uygur Özerk Bölgesi'ndeki bir oyuncak fabrikasında çalışan Türk işçilerin, ekonomik kriz bahane edilerek işten çıkarılmalarıyla başlayan gerginlik, bölgede yaşayan iki etnik grup (Türkler ve Han Çinlileri) arasında yaşanan çatışmalarla artarak devam ediyor. Başkent Urumçi'de yoğunlaşan protestolarda Uygurlar'a karşı orantısız güç kullanmakla suçlanan Çin hükümetinin bu tavrı diğer icraatlarının yanında hafif kalmaktadır. Zira 3000 yıldır süregelen ve Çin ile özdeşleşen "Asimilasyon Politikası", bölgede yaşayan Müslüman Türkler'e karşı uygulanmaktadır. Temelde, ülkenin diğer bölgelerinde yaşayan etnik Han Çinlilerini Doğu Türkistan'da iskan etmek suretiyle, bölgedeki Türkleri azınlık konumuna düşürmeyi amaçlayan bu politika, çok uzun yıllardır kimliklerini korumayı başarabilmiş Türklerin tepkisi ile karşılaşmıştır. Olaylarda birçok aktör rol oynamaktadır. Bunlardan ilki ve asıl sorumlu Çin Halk Cumhuriyeti'dir (ÇHC). Çin, daha önce Tibet'te, Burma'da yaptıklarını Doğu Türkistan üzerinde tekrarlamakta, asimilasyon yoluyla soykırıma sebebiyet vermektedir. İkinci ve en önemli aktör olarak Uygur Türkleri'ni göstermek mümkün. Kendi devletlerini kurmaları engellenen, ülkelerinde yaşama imkanları kısıtlanan, çalışma şartları giderek zorlaştırılan yaklaşık 8 milyonluk bu topluluk, kritik bir evreden geçmekte, başka kimliklerle varolma veya tümden yokolma seçenekleri arasında sıkışmış bulunmaktadır.

Doğu Türkistan'da yaşananların diğer aktörleri ise uluslararası nitelik taşımaktadır. Bunlar arasında Amerika'da faaliyet gösteren Dünya Uygur Kongresi ve kuruluşun lideri Rabiya Kadir ile Kadir'in Japonya bağlantıları gösterilebilir. ÇHC'nin olayları kışkırtmakla suçladığı bu teşekküle "sütten çıkmış ak kaşık" demek mümkün olmasa da, gerginlikten sorumlu tutmak yanlıştır. Dünya Uygur Kongresi, El-Kaide ve Taliban gibi terör örgütlerine mensubiyeti bilinen birçok üyeye sahiptir. Özellikle dış mihraklar tarafından kışkırtılan bu gibi kişilerin olaylarda parmağı bulunduğunu, Çin polisini tahrik etmek suretiyle, polisin Uygur halkına saldırmasına yol açtığını söyleyebiliriz. Çin'i etnik problemlerini kullanarak yıpratmayı amaç edinen güç odakları, olaylar sırasında yaşanacak can kayıplarını da önemsememektedirler.

Son olarak en şanssız ve olaylardan en kötü şekilde etkilenen/etkilenecek olan aktör ise Türkiye'dir. Geçen yazılardan birinde bahsettiğimiz üzere, günümüz dünyasında bölgesel süper güçlere baskı uygulamak imkansız hale gelmiştir. Türkiye'nin yaşananlar karşısında tercih edebileceği iki seçenekten biri olan Çin'i caydırmaya çalışmak (rest çekmek, tehdit etmek vb) bahsi geçen ilke doğrultusunda mümkün gözükmemektedir. Hatta ÇHC ile restleşmek ters tepebilir, beklenen sonuçları doğurmayabilir. Hiçbir devletin Çin ile karşı karşıya kalmak istemeyeceği de göz önünde bulundurulduğunda daha makul olan ikinci seçenek gündeme gelmektedir: Doğu Türkistan'da yaşanan olayların bir an evvel durdurulması, daha fazla kan akmaması için ÇHC'nin huyuna gitmek, içişlerine karışılmadığının altını çizerek mutabakat zemini aramak. Diplomaside bazen tavizler vermek veya karşı tarafın sizin taviz verdiğinizi düşünmesi hedefe daha kolay ulaşılmasını sağlayabilmektedir. Bu bağlamda, Şincan-Uygur Özerk Bölgesi'nde yaşananlara kayıtsız kalmamalı, devlet bazında yapılabilecek tüm girişimleri yaparken, toplum bazında da ruhen ve kalben soydaşlarımıza destek olmalıyız.

Leia Mais…

6 Temmuz 2009

ABD - İsrail - İran İlişkileri


İran'da 2005 yılında göreve gelen Mahmud Ahmedinejad, İsrail'e karşı sert ve tavizsiz tutumuyla biliniyordu. Aynı zamanda İsrail'in Batılı müttefiklerini ve ABD'yi de karşısına almaktan çekinmeyen Ahmedinejad, bu tavrı sayesinde gerek İran içinde gerekse Batı karşıtı ülkeler nezdinde (Küba, Venezuella, Beyaz Rusya vs..) popülaritesini arttırdı. Ancak İran'ın bu politikası temelde ABD ile İsrail'i sürekli birlikte hareket eden devletler olarak görmesinden kaynaklanmaktaydı. Soğuk Savaş yıllarında inkar edilemeyecek bir gerçek olan bu bağıntı, 2009 yılına gelindiğinde Obama ile birlikte yavaş yavaş tarihe karışmaya başladı. ABD, dünya üzerinde müdahil olduğu uluslararası çatışmalardan yavaş yavaş çekilmeye, devletlerin iç ve dış politikaları üzerindeki etkisini de kademeli şekilde azaltmaya başlamıştı. ABD'nin, haziran ayında İran'da gerçekleştirilen cumhurbaşkanlığı seçimlerine ve sonrasında yaşanan olaylara yaklaşımını da bu ölçüde değerlendirmek mümkün. Zira reform yanlılarının günler süren protesto gösterilerinde bulunabilecek bir Amerika bağlantısı, nükleer program yüzünden Batı ile iyice gerginleşen ilişkilerin kopma noktasına gelmesine neden olabilir, İran'ı daha fazla kızdırabilirdi. Bunun bilincindeki ABD, olaylarda parmağı olmadığını vurgulamaktaydı. Söylemek istediğimse, teröre karşı mücadele kapsamında Afganistan, Irak ve Pakistan'da sıcak çatışma halinde olan Amerika'nın, İran'ı da bu halkaya katmasının günümüz konjonktüründe muhtemel gözükmediğidir. Ancak işin bir de İsrail tarafına bakmakta fayda var. İran'ın küçük şeytan olarak nitelediği İsrail'de, Filistin meselesi gündemi yeteri kadar işgal etmektedir. İsrail, her ne kadar İran'ı ulusal güvenliğini tehdit eden yegane unsur olarak görse de, bu devlete karşı silahlı mücadeleye girmeyi göze alması imkansızdır. Dolayısıyla İsrail ve ABD'nin, Bush Doktrini'nde yer alan önleyici saldırıyı İran'a karşı uygulaması olasılığı çok düşüktür. İran'ın içinde bulunduğu şartlar da bu devletten İsrail'e veya Doğu Avrupa'ya yapılacak saldırılara engel olmaktadır.

Obama'nın ekibindeki yetkililerin sürekli açıklamalar yapmasına alışmaya başladık. Bu açıklamalardan birini de başkan yardımcısı Joe Biden, ABC televizyonunda yayınlanan "This Week" adlı programda yaptı ve İsrail'in İran'ı vurmasına engel olmayacaklarını açıkladı. ABD'nin İran'ı vurmayacağı yönündeki tesbitlerimizi destekleyen ancak İsrail'in İran'a saldırmasını teşvik eden bu tarz sesler, özellikle 11 Eylül'den sonra giderek arttı. Öyle ki, Suudi Arabistan'ın İran'ı vurması için İsrail'e hava sahasını kullandıracağı dahi söylendi. Bu tarz görüşlerin, İsrail-İran ilişkilerini germeye çalışan ve İsrail-İran çatışmasından çıkar (Basra Körfezi'ndeki petrol trafiğini kontrol etmek gibi) sağlayacak kesimler tarafından dile getirildiği kanaatindeyim. Gerek ABD ve İsrail'in gerekse İran'ın, Temmuz 2009 itibariyle böylesine bir savaşa girmeyeceklerini, her birinin ayrı ayrı iç ve dış politika öncelikleri olduğunu, altını çizerek belirtmek istiyorum. Bu ahvalde, İran'ın saldırgan tutumunu sorgulayanlar, "madem öyle İran neden İsrail'i haritadan sileceğini söylüyor" diyenler olacaktır. Verilecek cevap ise net : Nükleer Güç, kullanmak için değil, tehdit unsuru olarak bulundurmak yani caydırmak içindir.

Sonuç olarak ne İran'ın İsrail'e veya Doğu Avrupa'ya, ne de ABD'nin veya İsrail'in İran'a veyahut başka herhangi bir devletin bir diğerine karşı nükleer savaş başlatması ihtimali %1 bile değildir. ABD'nin Polonya ve Çek Cumhuriyeti'ne kurduğu ve İran'dan gelebilecek saldırılara karşı kurulduğu açıklanan füze kalkanlarının aslında hangi amaca hizmet ettiklerini de başka bir yazıda ele alacağız...

Leia Mais…

3 Temmuz 2009

Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu


Bilindiği gibi Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu (UAEK-orjinal kısaltma:IAEA), nükleer enerjinin barışçıl kullanımı, askeri amaçlar için kullanılmasını engelleme gibi görevlerle Birleşmiş Milletler (BM) bünyesinde oluşturulmuş olan bağımsız ve kendi statüsüne sahip olan uluslararası bir kuruluştur. II. Dünya Savaşı sonrasında yayılmaya başlayan atom enerjisinin yeni facialara yol açmaması hedefiyle, BM üyesi ülkelerin büyük bir çoğunluğu bu oluşumun içinde yer almıştır. Son yıllarda ise özellikle İran ve Kuzey Kore'nin uranyum zenginleştirme programları sayesinde dünya gündeminde sıklıkla yer almaktadır. 1997'den bu yana kurumun başında 2005'te Nobel Barış Ödülü'ne layık görülen Mısırlı Muhammed El Baradey bulunmaktaydı. Ancak Baradey, UAEK başkanlığı boyunca, gelişmelere siyasi yaklaşmakla ve sorunların çözümünde etkin rol alamamakla suçlanıyordu. Zira görevi süresince nükleer enerjinin askeri amaçlarla kullanılmaması ilkesini alenen çiğneyen Kuzey Kore bu tavrını halen sürdürmekteyken, İran'ın nükleer programı, başta İsrail olmak üzere birçok devlete endişe vermektedir. Görev süresi 30 Kasım 2009'da sona erecek olan Baradey'in, bahsi geçen konularda yeterli başarıyı gösteremediği aşikârdır. Burada değinmemiz gereken bir diğer mesele de, UAEK'nin, nükleer enerjinin barışçıl amaçlarla kullanılması hususunda ne derece etkili bir kuruluş olduğudur. Zira taahhütlerini yerine getirmeyen ülkelere karşı caydırıcı yaptırımlarının olduğunu söylemek mümkün değildir. Ancak BM'yi bir "belediyeye", Kuzey Kore, İran gibi ülkeleri "mahallelere" ve atom enerjisini askeri amaçlarla kullanmayı da "yangına" benzetecek olursak, UAEK bir "itfaiye" teşkilatının yerini almaktadır. Dolayısıyla bir mahallede yangın çıktığında itfaiye teşkilatının tek başına bu yangını söndürmesi muhtemel değildir. Yangını söndürmede el birliğiyle hareket edilmesi ve mutabakata varılması gerekmektedir. Durum böyleyken, başarısızlığın tek başına UAEK'ya ait olması beklenemez.

Her şeye rağmen 12 yıl boyunca uluslararası önemde bir teşkilata başkanlık yapmış olan Baradey, Aralık ayında görevini Japon temsilci Yukiya Amano'ya bırakacak. Yeniden aday olmayacağını daha önce açıklamış bulunan Baradey'den sonra Amano, UAEK tarihindeki 5. başkan olacak. Washington, Brüksel gibi merkezlerde diplomatlık yapmış olması ve silahsızlanma, nükleer silahlar gibi konularda uzman bir hukukçu olması, UAEK üyesi batılı devletler tarafından destek görmesini sağlamıştır. UAEK yönetim kurulunda yapılan oylamada Güney Afrika temsilcisi Abdül Samed Minti'yi geçerek seçilen Amano, genel kurulda 148 üyenin onayını aldığı takdirde göreve başlayacak. Amano ile birlikte özellikle Kuzey Kore'nin nükleer programı konusunda olumlu adımlar atılabileceği kanaatini taşımakla beraber, İran'daki durumun soğuyarak risk önceliği olmaktan çıkacağını düşünmekteyim. Zira cumhurbaşkanlığı seçimleri sonrasında yaşananlar nedeniyle batı ile ilişkileri gerilen İran'ın uranyum zenginleştirme çalışmalarına hız vererek ipleri koparması beklenmemelidir. Bunların yanı sıra yeni başkan Amano'yu bekleyen bir diğer önemli mesele de nükleer silahların teröristlerin eline geçme olasılığının sıkı önlemler alınmak suretiyle ortadan kaldırılmasıdır. Bu konuda akla gelen ilk ülke ise Pakistan'dır.

Amano'nun çalışmalarının Baradey'den daha çok verim sağlaması hem dünya barışı hem de BM sisteminin devamı açısından son derece önemlidir.

Leia Mais…

1 Temmuz 2009

Bölgesel Süper Güç


ABD Dışişleri Bakanlığı'nın Avrasya'dan sorumlu müsteşar yardımcısı Matthew Bryza, Kıbrıs sorunu ile ilgili temaslarda bulunmak üzere ziyaret ettiği Güney Kıbrıs'ta, uluslararası ilişkiler literatüründe duymaya alışık olmadığımız bir terim kullandı. Bryza aracılığıyla Amerika'nın Türkiye'ye baskı yapmasını isteyen Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY), "70'ler, 80'ler veya 90'larda olsak bu dileğinizi yerine getirebilirdik fakat Türkiye artık bölgesel bir süper güç oldu. Dolayısıyla baskı yapmamız söz konusu olamaz" cevabıyla karşılaştı. Böylece, Soğuk Savaş yıllarındaki süper güç (ABD-SSCB) ve günümüzdeki bölgesel güç (Brezilya-Çin-Rusya-Türkiye vs) kavramlarına bir yenisi daha eklendi : bölgesel süper güç. Aslında Bryza haklı ve bir o kadar da doğru bir tesbitte bulundu. Zira ne Türkiye 40 yıl önceki durumunda ne de Amerika. Hal böyleyken Amerika'dan Türkiye'ye siyasi ve dış politikaya yönelik baskılar beklemek gerçekçi yaklaşımlar değildir. Modern dünyadaki bölgesel güç sayısının her geçen gün artması, çok kutupluluktan aşırı kutupluluğa doğru bir geçişin işaretleridir. Aynı bölgede yer alan bölgesel güçler arasında en güçlüsü de artık bölgesel süper güç olarak nitelenmelidir. Örnek vermek gerekirse; Asya-Pasifik bölgesinde ekonomik, askeri ve siyasi parametreler dikkate alındığında Çin, Japonya, Güney Kore, Kuzey Kore gibi devletler, bölgesel güç olarak nitelenebilir. Ancak bunlar arasında diğerlerinden birkaç adım öne çıkan Çin, bölgesel bir süper güç niteliğindedir. Aynı durum, içinde bulunduğumuz 21.yy'ın ilk yıllarındaki Türkiye için de geçerlidir. Sorunlar Üçgeni olarak da adlandırabileceğimiz Balkanlar-Kafkasya-Orta Doğu bölgesinin tam ortasında yer alan Türkiye, çevresindeki ülkelere nazaran bölgesel bir süper güçtür. Bu statüsüne rakip olabilecek yegane devlet ise İran'dır. Fakat bu ülkenin gerek rejimi gerekse siyasi ilişkilerini yürütmede sahip olduğu kısıtlı opsiyonlar ve küresel bir çatışmaya girme riskinin fazla oluşu İran'ı yalnızca bölgesel bir güç olarak kalmaya itmektedir.

Amerika'daki İsrail lobisinin bir kuruluşu olan Hudson Enstitüsü'ne bağlı Avrasya Politikası Merkezi'nin Müdürü ve Washington'dan Türkiye hakkında yazdığı "sivri" yazılarla tanınan Zeyno Baran ile evli olan Matthew Bryza, şüphesiz bu sözü kullanırken altında yatan derin anlamları kastetmedi. Ancak GKRY, nüfuz alanı ne kadar geniş olursa olsun, dünyadaki hiçbir devletin Türkiye'ye baskı yapamayacağını böylece öğrenmiş oldu. Çok yönlü, aktif, başarılı bir dış politika ve askeri, iktisadi, beşeri yönlerden gelişmiş, siyasi istikrara sahip bir Türkiye'nin, baskılara maruz kalan, darbeler yaşayan zayıf devlet modelinden önce bölgesel güç statüsüne sonra da bölgesel süper güç statüsüne terfi ettiğini söylemek yanlış olmayacaktır. Önümüzdeki yıllarda Türkiye'nin, sürekli kalkınma ve ilerleme sayesinde bu yolun en son ucunda küresel süper güç payesini elde etmesi de kimseyi şaşırtmamalıdır.

Leia Mais…

29 Haziran 2009

Darbe!


Türkiye'nin yıllardır yaşadığı, şu günlerde yeniden gündemde olan ve askeri güçlerin iktidarı cebren ele geçirmesi anlamına gelen vak'a, darbe. Ancak söz konusu darbe bu kez Türkiye'de konuşulduğu gibi bir "belge" üzerinden yapılmıyor. Latin Amerika ülkesi Honduras'ta solcu lider Manuel Zelaya, görev süresinin uzatılmasını öngören anayasa değişikliği referandumundan hemen önce askeri müdahaleye maruz kalarak Kosta Rika'ya sürgün edildi. Bölgedeki tüm rejimlerin birer birer sosyalizme dönüştüğü göz önüne alındığında Honduras'ta meydana gelen bu olay açıkcası herkes için bir süpriz oldu. Zira Kosta Rika'dan yaptığı açıklamada Zelaya, "Obama'dan bu darbenin arkasında olmadığına dair garanti istiyorum" diyerek darbenin adresi olarak ABD'yi gösterdi. Benzer tepkiler diğer solcu liderler Hugo Chavez, Rafael Correa ve Evo Morales'ten de geldi. Öyle ki Venezuela lideri Chavez ve Ekvador devlet başkanı Correa tepkilerini bir adım daha ileri götürerek Honduras'ta kendi ülke vatandaşları zarar gördüğü takdirde bu ülkeye askeri müdahalede bulunabileceklerini belirttiler. Ayrıca Amerika'dan darbenin kınanması talebinde bulundular.

ABD Başkanı Barrack Obama ise, Honduras'ta meydana gelen olaylardan üzüntü duyduğunu ve durumun gidişatından endişeli olduğunu söyledi. Aslında Honduras'ta yaşanan askeri darbe büyük ölçüde çevre faktörlerinden etkilenmeksizin gerçekleşen münhasır bir olay görünümündedir. Bana göre darbenin arkasında Soğuk Savaş yıllarının Amerikası'nı aramak yanlıştır. Zira ABD'nin CIA (Central Intelligence Agency) aracılığıyla Latin Amerika ülkelerinde karışıklık çıkarmaya yönelik dış politikası uzun zaman önce son bulmuştur. Dolayısıyla Honduras'ın kendine özgü bir durum ile karşı karşıya olduğu kanaatini taşımaktayım. Ancak Venezuela, Küba, Ekvador, Bolivya gibi sosyalist liderler tarafından yönetilen devletlerin olaya karışması işleri daha da karmaşık hale getirebilir. Honduras'ta tansiyon düşer düşmez mevcut başkan Manuel Zelaya'nın -ABD ve Latin Amerika ülkelerinin de telkinleriyle- bir an evvel görevine geri dönmesi hem bölgenin istikrar ve güvenliği hem de demokrasi açısından oldukça önemlidir.

Leia Mais…

26 Haziran 2009

Güney Afrika ve Irkçılık


Irkçılık ya da tüm dünya tarafından tanındığı şekliyle rasizm (racism) günümüzde önemli bir problem olarak görülmektedir. Özünde, ırk, din, cinsiyet vs gibi kişisel nitelikler üzerinden diskriminasyona gitmeyi, farklı unsurlara karşı düşmanca tavırlar sergileyip ayrımcılık yapmayı temsil eden ırkçılık, dünyanın birçok bölgesinde çeşitli şekillerle karşımıza çıkmaktadır. Bunlardan biri ve belki de ırkçılık tarihindeki en kapsamlı ayrımcılık olan Güney Afrika'daki "Apartheid" rejimi 1994 yılında nihayet son bulmuş, böylece ülkede azınlıkta kalan beyazların çoğunluk olan siyahları yönetmesi için düzenlenmiş kurallar bütününü oluşturan Apartheid, Afrika Ulusal Kongresi'nin (ANC) ve Nelson Mandela'nın uzun uğraşları sonucu ortadan kaldırılmıştır. Modernite ile uzaktan yakından alakası olmayan ve tamamen orta çağ mantalitesi ile hareket eden birtakım kişilerce oluşturulan Apartheid Yasaları, Güney Afrika'daki beyazları siyahlardan kesin bir şekilde ayırmayı amaçlıyordu. Gerek Güney Afrika'nın gerekse de bu rejime karşı olan diğer devletlerin yoğun çabaları, bugün, ülkede herkesin barış içinde birarada yaşamasını sağlamıştır.


Güney Afrika ve Irkçılık meselesi son günlerde FIFA Konfederasyon Kupası maçlarında yeniden gündeme geldi. Maçları takip eden Güney Afrika taraftarları, milli takımlarının defans hattında görev yapan ve takımdaki tek beyaz futbolcu olan Matthew Booth topa dokunduğunda ilginç yerel çalgıları Vuvuzela'yı çalmayı bırakıp bağırmaya başlıyorlardı. Önceleri herkes çoğunluğu siyah olan taraftarların beyaz Booth'a tepki gösterdiğini sanıyordu. Ancak işin sonradan öğrenilen aslına göre Güney Afrikalı siyah taraftarlar Booth'u yuhalamıyor aksine ona olan sevgilerini "Booth" diye bağırarak gösteriyorlardı. Neredeyse yarım asır boyunca ırk ayrımcılığına tabi tutulan Güney Afrikalı siyahlar, ırkçılığa ırkçılıkla karşılık vermek yerine kendilerinden farklı olanı, olduğu gibi kabul etmenin büyük bir erdem olduğunu da böylece herkese kanıtladı. Demokrasiyi benimsemenin dini, dili, ırkı, yaşı, cinsiyeti ve ten rengi olmadığının en güzel örneği...

Leia Mais…

24 Haziran 2009

Rusya'nın Afrika Açılımı


Rusya Federasyonu (RF) Devlet Başkanı Dimitri Medvedev, 4 gün sürecek Afrika ziyareti kapsamında Nijerya, Angola, Mısır ve Namibya'yı ziyaret ediyor. Soğuk Savaş'tan bu yana Afrika ülkeleriyle olan ilişkileri giderek seyrekleşen Rusya'nın, Putin'den sonra Medvedev ile de bölgeye ilgi göstermesi aslında süpriz değil. Zira enerji alanında global bir aktör konumundaki RF, zengin yeraltı ve yerüstü kaynaklarına sahip Afrika ülkeleri ile irtibatını koparmamaya çalışmaktadır. Rusya'nın bölgeden uzak kaldığı yıllarda; ABD, Çin, Fransa gibi küresel rakipleri Afrika'yı yeni nüfuz alanı olarak belirlemiş ve her biri kıtanın çeşitli bölgelerinde kendi enerji şirketleri vasıtasıyla etkinlik kazanmıştır. Durum böyleyken giderek azalan kaynaklar ve bununla doğru orantılı biçimde artan enerji ihtiyacı Rusya'yı Afrika alternatifine yöneltmiştir.

Medvedev'in ziyaret edeceği ülkeler arasında bulunan Nijerya, zengin petrol kaynakları sayesinde süper güçlerin dikkatini uzun zamandır üzerinde taşımakta. Özellikle Chevron ve Exxon Mobile'in bölgedeki yatırımları bilinmektedir. Dünyanın en hızlı gelişen ekonomilerinden biri olan Angola ise petrol, doğalgaz ve elmas rezervlerinin yanı sıra önemli oranda hidroelektrik potansiyeline sahip bir ülke. Aralarında Chevron, British Petroleum, Petrobras gibi enerji devlerinin bulunduğu bir dizi şirketin Angola'da yatırımları bulunmaktadır. Namibya'nın da önemli elmas, altın, gümüş ve bilumum metal madenleri ile zengin uranyum kaynakları mevcuttur. Rusya'nın Afrika'daki varlığı son yıllarda değerli metaller ve altın, elmas gibi emtialar üzerinde şekillendiğinden ve enerji pastasındaki büyük paylar Amerika, Çin, İngiltere, Fransa, Brezilya gibi küresel rakiplere düştüğünden RF, pastanın yeniden paylaşılması taraftarıdır. Bu çerçevede Rusya, Afrika'daki enerji savaşlarına bir şekilde dahil olmayı planlamaktadır. Medvedev'in ziyaretlerinin Mısır ayağı da buna kanıt olarak gösterilebilir. Zira Rusya, Mısır'dan ve Nijerya'dan Avrupa'ya yapılması planlanan petrol ve doğalgaz boru hatlarını, devlet kontrolündeki enerji şirketi Gazprom vasıtasıyla yapmayı düşünmektedir. Petrol arama, çıkarma, ulaştırma vs gibi faaliyetlerinin yanı sıra, gelişmiş teknolojisi sayesinde Gazprom, boru hattı inşasında dünyanın en önde gelen kuruluşlarından biri olarak nitelenmektedir.

Sonuç olarak Medvedev'in Afrika ziyaretlerini Rusya'nın gerçekleştirdiği bir dış politika hamlesi olarak görmektense; Rusya'yı, küresel enerji savaşının Afrika cephesine katılan yeni bir aktör olarak değerlendirmek daha doğru olacaktır.

Leia Mais…

22 Haziran 2009

Yeniden Ahmedinejad


İran İslam Cumhuriyeti'nde 12 Haziran Cuma günü gerçekleştirilen başkanlık seçimlerinde mevcut başkan Mahmud Ahmedinejad, reformcu rakibi Mir Hüseyin Musavi'ye büyük fark atarak seçimi kazandı. 24 milyondan fazla oy ile toplam oyların %62.63'ünü alan Ahmedinejad bir dönem daha devlet başkanlığı yapacak. Seçimlerden önce Dünya Gündemi Analizleri'nde konuya dair kapsamlı bir değerlendirmede bulunmuştum. Burada yaptığım öngörüler, diğer birçok uzmanın aksine isabet kaydetti. İran'ın ve bölgenin içinde bulunduğu kritik dönem, uluslararası konjonktür, terörizm, Orta Doğu, Filistin ve Afganistan-Pakistan meseleleri, İran'da yaşanacak köklü değişimlerin önündeki en büyük engeldir. Dünya dengesinin Orta Doğu ve Hazar Denizi'nin güneydoğusuna kaydığı günümüzde İran, müthiş stratejik ve jeopolitik bir öneme sahiptir. Durum böyleyken, yenilikçi söylemler her ne kadar İran halkının kulağına hoş gelse de, realite farklıdır. Büyük şehirlerde yaşayan modern kesimin ısrarla desteklediği, uğruna sokaklara dökülüp gösteriler düzenlediği Mir Hüseyin Musavi, bana göre kritik uluslararası şartların altından kalkabilecek bir siyasetçi görüntüsü sergilememektedir. Tam aksine, oylarının büyük çoğunluğu kırsal ağırlıklı olan ve ülke yönetiminde geçen 4 yılında liyakatini kanıtlamış devlet başkanı Mahmud Ahmedinejad, İran'ın üzerine düşen rolü oynaması adına önemli bir namzettir.

Seçim sonuçlarının büyük bir kesimi (13 milyon) memnun etmediği bir gerçektir. Ancak her demokratik tercih sonrasında bir taraf kazanırken, doğal olarak diğeri kaybetmektedir. Türkiye'de 22 Temmuz 2007 genel seçimlerinde ortaya çıkan tablo da, bugün İran'daki sonuçlara benzer nitelikteydi. Zira seçim sonrasında 15-20 milyon insan, hayal kırıklığına uğradı. Fakat gerçek demokrasilerde galibiyet de mağlubiyet de aynı vakar ile kabul edilmeli, seçim sonuçlarına saygı gösterilmelidir. İran'daki tartışmaların ve çatışmaların da bu çerçevede bir an evvel halledilmesi, gerek İran gerekse bölge açısından önem taşımaktadır.

Leia Mais…

19 Haziran 2009

Bazıları "Sert" Sever


Rusya Federasyonu Başbakanı Vladimir Putin'e çok yüksek oranlarda destek veren Rus halkından bahsediyorum. Evet, "sert" seviyorlar. Zira Putin'in devlet başkanlığı günlerinden kalma sertliğini ve karizmasını, koltuğu Medvedev'e bırakarak başbakan olduğundan bu yana göremeyen Ruslar, O'nun bu halini unutmaya başlamışken geçen hafta yaşanan bir olay ile hafızaları tazelendi. Ülkedeki binlerce sanayi kentinden biri olan ve St.Petersburg'un 240 km güney doğusunda bulunan Pikalyevo'da halk, fabrikaların kapatıldığından, maaşların ödenmediğinden şikayet etmekteydi. Bu şikayetleri önemseyerek bölgeyi ziyaret etmeye karar veren başbakan Putin, gitmeden evvel ilgili tüm bürokratlara, fabrika yetkililerine ve Rusya'nın en zengin adamı olan Oleg Deripaska'ya haber yollayarak, kendisiyle orada buluşmaları talimatını gönderdi. Ziyaret gerçekleşti, Putin RusAL'in alüminyum, çimento ve kereste fabrikalarını tek tek denetledi ve bu işletmelerin birer "çöplük" olduğuna kanaat getirdi. Arkasından işadamlarına ve RusAL'in sahibi Deripaska'ya fabrikaların yeniden faaliyete geçirileceğine aksi takdirde millileştirileceğine dair bir anlaşma imzalattı. Çok sinirli olduğu her halinden ve hareketinden belli olan Putin, 1999 yılında devlet başkanı olmadan önce oligarklarla benzer bir anlaşma yapmıştı. SSCB'nin dağılması ile birlikte ortaya çıkan ve devlete ait bütün teşekkülleri yok pahasına satın alıp zengin olan bu kesim, Putin'in iktidara gelişi ile devleti zarara uğratmayacaklarına dair taahhütte bulunmuşlardı. Fakat ekonomik krizin de etkisiyle bu sözlerini tutamayacaklarını anlayan Deripaska gibi bazıları, Putin'in sertleşebileceğini düşünmeden fabrikaları kapatabileceklerini hayal ettiler. Yanıldıkları ortaya çıktı ve Putin, Rus halkının gözünde yitirmeye başladığı itibarını yeninden kazandı. Hala ilk günkü gibi sert, tavizsiz, milliyetçi ve halkçı olduğunu kanıtlarcasına oligarkları yola getirdi. Daha önce Mikhail Khodorkhovsky ve Boris Berezovsky'e açıkça savaş ilan eden Putin, Pikalyevo'daki son hamlesiyle oligarklara karşı savaşa devam edeceğini de kanıtlamış oldu. Bu mücadelenin son halkasını ise, Antalya'da 1.5 milyar dolar yatırım yaparak Mardan Palace adlı bir otel yaptıran ve açılışa dünyaca ünlü Hollywood yıldızlarını davet eden Telman İsmailov oluşturmakta. Türk basınında Azeri işadamı olarak anılan ancak aslen Yahudi olan İsmailov, Moskova'daki Çerkes Pazarı'nın ve birçok restoranın da sahibi. Rus basınında çıkan "Burada kazanıyor, Türkiye'de harcıyor" haberlerinden sonra, Putin'in talimatıyla Çerkes Pazarı'ndaki yaklaşık 2 milyar dolar değerindeki mallara el konuldu. Sonuçta başbakan Putin, demir yumruğunun eskisi gibi sağlam olduğunu herkese hatırlattı.

Dünya gündeminin Obama ile yatıp Obama ile kalktığı şu günlerde, Vladimir Putin, böylece dünyanın en kayda değer liderlerinden biri olduğunu tekrar kanıtlayarak gündeme oturmayı başardı ve krizi bahane edip yatırımları askıya alması muhtemel diğer oligarklara da gözdağı vermiş oldu. Krizin etkileri tamamen yok olmadıkça Putin'den benzer hamleler beklemek ise Rusların tek ümidi...

Putin'in Oligarkları Hizaya Çekişi (NTV)

Leia Mais…

17 Haziran 2009

Davutoğlu Yorulmuyor


Dışişleri Bakanı Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu'nu tanıtmaya çalıştığım 11 Nisan tarihli portre köşesinde, kendisinin fikirlerine ve görüşlerine yer vermiş, başarılı çalışmalarından ve siyasi/bürokratik geleceğinin çok parlak olduğundan bahsetmiştim. Yazının yayınlanmasından yaklaşık bir ay sonra, yeni kabinede Dışişleri Bakanlığı görevine layık görüldü. Önceleri bazı kesimlerden tepki çekmesine rağmen bugüne kadar bu görevi çok başarılı bir şekilde ifa etti. Büyük ilgi gören portre yazımdan sonra, bu yazıda da, henüz çok kısa bir süre geçmiş olmasına rağmen Davutoğlu'nun gerçekleştirmeye vakıf olduğu yurtdışı ziyaretlerine göz atmak istedim.

Tetkik etmemiş olmama rağmen, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en yoğun çalışan Dışişleri Bakanları'ndan biri olduğu aşikardır. Zira görevi devralır almaz, geleneksel olduğu üzere Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ni (KKTC) ziyaret etmiştir. (6 Mayıs) Hemen ertesinde cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile birlikte Çek Cumhuriyeti'nin başkenti Prag'da düzenlenen Enerji Zirvesi'ne katıldı. (8 Mayıs) Ardından Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin (BMGK) Ortadoğu konulu toplantısına katılmak üzere New York'a gitti. (9 Mayıs) İki gün ABD'de kaldıktan sonra yurda dönen Davutoğlu, Türkiye-Azerbaycan ilişkilerini görüşmek üzere başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın Azerbaycan'a düzenlediği resmi ziyarete de iştirak etti. (13 Mayıs) Buradan Temmuz ayında AB Dönem Başkanlığı'nı devralacak olan İsveç'e geçerek, Stockholm'de temaslarda bulundu. (14 Mayıs) Oradan cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün Suriye'ye gerçekleştirdiği ziyarete katıldı. (15-17 Mayıs)

Daha sonra Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki en üst düzeydeki karar organı olan Ortaklık Konseyi'nin toplantısına katılmak üzere devlet bakanı ve başmüzakereci Egemen Bağış ile birlikte Belçika'nın başkenti Brüksel'e geçti. (19 Mayıs) Bu tarihten sonra temaslarına bir müddet Türkiye'de devam eden Davutoğlu, KKTC Dışişleri Bakanı Hüseyin Özgürgün'ün ülkemize düzenlediği resmi ziyaret kapsamında, kendisini kabul etti. (20-22 Mayıs) Hemen ertesinde ise, İslam Konferansı Örgütü'nün (İKÖ) 36. Dışişleri Bakanları Toplantısı'na katılmak üzere tekrar Suriye'nin başkenti Şam'a gitti. (23-25 Mayıs) Burada bölgesel ve uluslararası meselelere dair ikili görüşmelerde bulunduktan sonra, Azerbaycan Dışişleri Bakanı Elmar Memmedyarov'un davetine icabeten Bakü'ye geçti. (25-26 Mayıs) Davutoğlu'nun, KKTC'den sonra yaptığı ilk resmi ziyaret olan Azerbaycan ziyaretinde, (diğerleri çalışma ziyaretleri idi) ikili ilişkiler ve Kafkasya'da yaşanan son gelişmeler ele alındı. Yurda dönüşünden hemen sonra ise İngiltere Dışişleri Bakanı David Miliband'ı kabul etti. (26-27 Mayıs) Türkiye-AB ilişkileri, Türkiye-İngiltere ilişkileri ve Kıbrıs gibi konularının ele alındığı görüşmelerden sonra Davutoğlu, bir kez daha ABD yoluna düştü. (31 Mayıs-5 Haziran) 5 günlük çalışma ziyaretinde gittiği New York ve Washington'da, Türkiye'nin BMGK Dönem Başkanlığı, Türkiye-ABD ilişkileri, bölgesel ve küresel sorunlar üzerine temaslarda bulundu. Bunun yanı sıra Amerikan Türk Konseyi'nin düzenlediği konferansa da katıldı. Ülkeye döndükten sonra Ağustos ayında görev süresi dolacak olan NATO Genel Sekreteri Jaap de Hoop Scheffer'in, üye ülkelere gerçekleştirdiği veda ziyaretlerinin Türkiye ayağında kendisiyle görüştü. Daha sonra Pakistan ve Afganistan ziyaretleri için yeniden ülkeyi terketti. (9-10 Haziran Pakistan, 11-13 Haziran Afganistan) Görüşmelerin temelini, ikili ve üçlü ilişkiler, terörizm, AfPak'da istikrar gibi konular oluşturmaktaydı.

Görüldüğü üzere bakan bir gün durup dinlenmeden, ardı ardına yurtdışı ziyaretleri gerçekleştirmiştir. Bu ziyaretlerde ele alınmadık mesele, değinilmedik sorun bırakmadan, Türkiye'nin bölgesel ve küresel vizyonunun gelişmine katkıda bulunmuştur. Türkiye o kadar aktif ve çok yönlü bir politika izlemektedir ve dışişleri bakanı Ahmet Davutoğlu o kadar yoğun bir tempoyla çalışmaktadır ki, 9 yaşındaki kızı Hacer babasını yeterince göremediğinden şikayet ederek, başbakana mektup yazmış ve "Tayyip amca lütfen babamı işten at" diyerek serzenişte bulunmuştur. Üstelik bakan tüm bu ziyaretleri yaparken, özel uçakla seyahat etmediği zamanlarda, kredi kartında biriken uçuş puanlarını (flight miles) kullanarak devlet bütçesinden yararlanmamayı tercih etmektedir. Kim ne derse desin, Dışişleri Bakanı Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu, Türkiye için büyük bir şans ve dış politika açısından önemli bir figürdür.

Leia Mais…

15 Haziran 2009

Gözlerden Kaçan Seçimler (5)


Seçim yazılarımızın beşincisinde Lübnan'daki parlamento seçimlerine ve daha önce de ele aldığımız Avrupa Parlamentosu seçimlerine değineceğiz.

4-7 Haziran tarhileri arasında, 27 ülkede gerçekleştirilen Avrupa Parlamentosu (AP) seçimlerinde, Avrupa Birliği tarihinin en düşük katılım oranına ulaşıldı. (%43) Ekonomik krizin de etkisiyle seçmenler, AP'de çoğunluğa sahip olan sosyalist ve sol görüşlü partiler yerine, daha muhafazakar ve milliyetçi (sağ) partileri destekledi. İtalya'da başbakan Berlusconi'nin partisi PdL 26 milletvekili, Almanya'da başbakan Angela Merkel'in partisi CDU (CSU ile birlikte) 42 milletvekili, Fransa'da başkan Sarkozy'nin partisi UMP 29 milletvekili, aşırı sağcı Jean-Marie Le Pen'in partisi FN 3 milletvekili, İspanya'da muhafazakar PP 23 milletvekili, Hollanda'da başbakan Jan Peter Balkenende'nin partisi CDA 5 milletvekili ve muhafazakar PVV 4 milletvekili çıkararak seçimleri kazandı. Sosyalistler ise, genelde Avrupa'da özelde de Fransa'da büyük bir hezimete uğradı. Sosyalistler'in birinci parti olduğu tek ülke ise, George Papandreu'nun partisi PASOK'un, başabaş geçen seçim sonrasında kazandığı 8 milletvekilliği ile Yunanistan oldu. İrlanda'da, terör örgütü IRA'nın siyasi kanadı olan Sinn Féin 1 sandalye, İspanyol ayrılıkçı kesimleri Bask ve Katalan partilerin katıldığı koalisyonlar ise toplamda 5 sandalye kazanabildi. Skandallar ile boğuşan İngiltere'de ise başbakan Gordon Brown'ın İşçi Partisi büyük bir yenilgi alarak üçüncü olurken, muhafazakarlar 25 milletvekilliği ile birinci oldu. UKIP, İngiltere Bağımsız Partisi ise AP'de 13 sandalye ile temsil edilecek. "Avrupa'da aşırı sağın yükselişi" şeklinde yorumlanabilecek olan AP Seçimleri, yeni dönemde AB içindeki uyuşmazlıkları artırma potansiyeline sahiptir. Zira sorunları çözmede yetersiz kalarak başarısız olduğu düşünülen sol kesim ile düşük katılımlı seçimleri kazanarak büyük bir çıkış yapan sağ kesim arasındaki uçurum genişlerse, zıtlıkların ve problemlerin hallolması zorlaşacaktır.

Lübnan'da 7 Haziran Pazar günü yapılan parlamento seçimlerinde ise; daha çok liberal, sosyalist, sol görüşlü ve bağımsız adayların oluşturduğu bir ittifak olan, iktidardaki 14 Mart Hareketi, 128 sandalyeli mecliste 68 milletvekili çıkararak seçimleri kazandı. 2005 seçimlerine oranla (%45) katılımın yüksek olduğu (%53) seçimlerde 14 Mart Hareketi koalisyonunu oluşturan en büyük parti olan Gelecek Hareketi, 2005 yılında suikaste kurban giden Refik Hariri'nin oğlu Saadeddin Refik Hariri (Saad Hariri) tarafından yönetilmekte ve Hariri'nin, başbakan Fuad Sinyora ile çok yakın olduğu bilinmektedir. ABD başkan yardımcısı Joe Biden'ın "muhalefet kazanırsa yardım etmeyiz" tehdidi seçimleri etkilemiş ve Hizbullah yine kaybetmiştir. Her ne kadar Lübnan Hizbullahı muhalefette kalmış olsa da, 14 Mart Hareketi'nin kuracağı yeni kabine, etnik ve dini açıdan aşırı çeşitlilik arz eden ülkeyi birleştirici unsurlar taşımazsa Hizbullah'ın yeniden etkinlik kazanacağı öngörülebilir. Zira parlamentoya girecek olan 128 milletvekilinden 34'ü Maronit (Lübnan'da yaşayan Hristiyanlar), 27'si Şii, 27'si Sünni, 14'ü Yunan Ortodoks (Doğu Kilisesi), 8'i Dürzî, 8'i Katolik (Doğu Kilisesi), 5'i Ermeni Ortodoks (Apostolik Kilisesi), 2'si Alevi (Nusayri), 1'i Protestan ve kalan 2'si diğer Hristiyanlar'dır. Tüm bu çeşitlilik içerisinde ülkede yaşayan bütün kesimleri memnun etmek tahmin edileceği gibi çok zordur. Üstelik bunu yaparken bir yandan ABD, diğer yandan Hizbullah ve bölge ülkeleri gibi unsurları da hesaba katmak gerekmektedir. Lübnan uzun yıllar boyunca karışıklıklarla mücadele etmiştir ve bu mücadelelerin sonunda ülke, istikrara kavuşmaya başlamıştır. Lübnan'daki parlamento seçimlerini bu çerçevede değerlendirdiğimizde, istikrara katkıda bulunması muhtemel yegane olgulardan biri olduğunu görmekteyiz.

Leia Mais…

12 Haziran 2009

İngiltere'de Neler Oluyor?


İngiltere son günlerde büyük skandallar ve çalkantılarla boğuşuyor. İçişleri Bakanı Jacqui Smith'in eşinin, evinde öde-seyret kanalından izlediği filmin ücretini devlete fatura etmesinden sonra İşçi Partili bazı milletvekillerinin de yaptıkları özel harcamaların faturalarını hazineye kestirdiği ortaya çıktı. Ekonomik krizin etkisi her geçen gün daha derinden hissedilirken, vergi ödeyen İngiliz vatandaşlar, Lordlar Kamarası'nda da benzer yolsuzluklar patlak verince çileden çıktı. Olaylara adı karışan tüm görevliler birer birer istifa etse de hedefte başbakan Gordon Brown var. Son yapılan anketlere göre, İşçi Partisi uzun yıllar sonra üçüncü parti konumuna geriledi ve oy oranlarında inanılmaz bir düşüş yaşandı.

İngiltere'deki bu kötü gidiş, 2010 yılında yapılması beklenen genel seçimlerde İşçi Partisi aleyhine bir tablo ortaya çıkarabilir. Zira İşçi Partisi eski lideri ve İngiltere başbakanı Tony Blair'in mirasını doğru kullanamayan Gordon Brown, ekonomik krizi de doğru yönetememiştir. Brown dönemi ile Blair dönemi arasındaki bu uçurum, Muhafazakar Parti'nin de oy kazanmasına sebep olacaktır. Yanlış iktisadi politikalar, yolsuzluklar ve suçlamalarla geçen yıllara, bir de Avrupa'da artan milliyetçilik ve sağ görüşlerin yükselişi eklenince, İşçi Partisi'nin önümüzdeki seçimleri kazanması neredeyse imkansızdır. İngiltere'de yaşanan gelişmeler, şüphesiz Avrupa'yı ve Avrupa Birliği'ni, dolayısıyla da Türkiye'yi ilgilendirmektedir. Muhafazakarların, Türkiye'nin AB'ye tam üyeliği konusunda İşçi Partisi gibi hareket edeceği beklenmemelidir. Zira Avrupa'nın diğer köşelerinde karşılaştığımız üzere muhafazakar partiler, genelde Türkiye ve AB kelimelerini aynı cümle içinde kullanmaktan itina ile kaçınmaktadırlar. Durum böyleyken İngiltere'de yaşananlara kayıtsız kalmamalı, gelişmeleri yakından izlemeliyiz.

Leia Mais…

10 Haziran 2009

Gözlerden Kaçan Seçimler (4)


Dünyada yaşanan seçim süreçlerini incelediğimiz serimizin dördüncü yazısında 6 Mayıs'ta gerçekleştirilen Güney Afrika başkanlık seçimlerini ve 23 Mayıs'ta yapılan Almanya başkanlık seçimlerini ele alacağız.

Güney Afrika'da devlet başkanı, meclisteki partilerin parlamenterleri tarafından seçilmekte. Hakkında onlarca (yolsuzluk, usulsüzlük, tecavüz, soykırım vs) iddia bulunan Jacob Zuma, bir önceki başkan ve ANC başkanı Thabo Mbeki'den parti yönetimini devralmasından sonra başına geçtiği Afrika Ulusal Kongresi (ANC) tarafından devlet başkanlığına aday gösterildi. Parlamentoda ANC'nin 264 milletvekili bulunmasına rağmen Zuma, 277 oy alarak başkan seçildi. Küçük çaplı bir kaosun hüküm sürdüğü Güney Afrika Cumhuriyeti'nde çoğunluğu oluşturan (%80) siyahlar ile azınlıkta kalan (%9) beyazlar arasındaki iktidar mücadelesinde, sosyalist demokrasi ve demokratik sosyalizm taraftarı ANC ve Jacob Zuma'nın iktidara gelmesi, kanaatimce sorunların çözümünde pek de etkili olmayacaktır. Zira her gün medyada yeni bir iddia ile gündeme gelen Zuma'nın başkanlık için uygun kişi olmadığı da konuşulanlar arasındadır. Zira Nelson Mandela liderliğinde (1994-1999) ırk ayrımcılığına (apartheid) karşı savaşan ANC'nin itibarı, yeni lideri tarafından sürekli zedelenmektedir.

Almanya'da ise Bundestag (Alman Parlamentosu) tarafından bir kez daha başkanlığa seçilen Horst Köhler, toplam 1224 oyun 613'ünü alarak en yakın rakibine 110 oy fark attı. CDU (Hristiyan Demokratlar), CDU'nun kardeş partisi olan CSU (Hristiyan Sosyal Birliği) ve FDP'nin (Hür Demokrat Parti) desteğini arkasına alan Köhler, 2004 yılında başladığı göreve 5 yıl daha devam etmeye hak kazandı. Daha önce IMF'de çalışmış bir finans uzmanı ve ekonomist olan Köhler'in görevine devam edecek olması, ekonomik krizle boğuşan Avrupa ve Almanya açısından da bir artıdır. Zira Avrupa'yı ve Dünya'yı krizden çıkarması beklenen ülkelerde, mevcut iktidarların ne tür politikalar izleyecekleri de merak konusudur.

Leia Mais…

8 Haziran 2009

Sri Lanka'da Terörün Sonu


Sri Lanka ve LTTE (Tamil Kaplanları), yaklaşık 1.5 yıldır çalışmakta olduğum bir konu. Ülkemize çok uzak bir coğrafyada yer alıyor olması, konuyla ilgili Türkçe çalışma yapılmamasına neden olmuş, uzun yıllar boyunca bölgede yaşananlar görmezden gelinmiştir. Uluslararası İlişkiler ve Dünya Gündemi Analizleri'nde birkaç defa ele aldığımız Sri Lanka ve LTTE, Türkiye'nin gündemine ancak son bir ayda girebildi. Medyanın yabancı kaynaklardan edindiği bilgileri yayınlamasının dışında, hala konu ile ilgili yapılmış akademik bir çalışma bulunmamakta. Tüm bunların karşısında, okyanusta bir damla veya çölde bir kum tanesi sayılabilecek olan değerlendirmelerim ve görüşlerim bulunmakta : "Sri Lanka ordusunun, etnik kökenlere sahip olan bu terör örgütünü ortadan kaldırma amacıyla başlattığı operasyonların başarıyla sonuçlanma ihtimalinin çok yüksek olduğunu, Tamil Kaplanları'nın 26 yıldır sürdürdüğü savaşın da kısa zamanda biteceğini" belirtmiştim. Nitekim öyle de oldu ve Sri Lanka teröre son verdi. Yüzlerce terörist etkisiz hale getirilirken bu arada binlerce sivilin hayatı da tehlikeye atıldı. Örgüt lideri Vellupilai Prabhakaran'ın cesedi "zafer işareti" olarak basınla paylaşıldı. Böylece Sri Lanka, terörün yalnızca askeri önlemler sayesinde bitirilebileceğini kanıtlamış gibi görünse de, aslında, örgüte verilen her çeşit desteğin kesilmesi etkili olmuştur. Zira ülkedeki Tamillerin, örgüte karşı Sri Lanka hükümetinin yanında yer alıp can güvenliklerini sağlamaktan başka düşünceleri kalmamıştı. Diaspora Tamilleri'nde ise giderek azalan bir destek söz konusu. Tahmin edileceği üzere, destek alamayan bir terör örgütünün varlığını sürdürmesi mümkün değildir...

Bu şartlar altında LTTE'nin kökünü kazıyan Sri Lanka'da, başkan Mahinda Rajapaksa geçtiğimiz günlerde Abdullah Gül'ü arayarak müjdeli haberi verdi. Şüphesiz Sri Lanka'nın kesintisiz ve tavizsiz mücadelesinden alınacak örnekler mevcut. Ancak unutmamak gerekir ki, her bölgenin ve devletin içinde bulunduğu koşullar birbirinden farklıdır ve sorunların çözümünde birçok unsur etkili olmaktadır.

Son olarak 26 yıldır konuya yabancı kalan ülkemizde, bu yıl içerisinde Sri Lanka ve Tamil Kaplanları ile ilgili birçok yoruma rastlayacağımız kesin. Bu değerlendirmelerin "uzmanlar" tarafından dikkatlice ele alınması ve kulaktan dolma bilgilerle hareket edilmemesi dileklerimle...

Leia Mais…

6 Haziran 2009

İran Cumhurbaşkanlığı Seçimleri'ne Doğru


Bu haftaki portre köşesinin yerine, İran İslam Cumhuriyeti'nde yaklaşan başkanlık seçimleri öncesinde, seçimde yarışacak olan adaylara kısaca göz atacağız. Orta Doğu ve Avrasya jeopolitiğinde büyük öneme sahip İran'da, seçim sonrası gerçekleşmesi muhtemel senaryolara ve öngörülere yer vereceğiz. Adaylığı onaylanan 4 isim, 12 Haziran günü yapılacak seçimde yarışacak ve 4 yıl süreyle İran'ın cumhurbaşkanı olacak.

Mahmud Ahmedinejad : Aslen bir inşaat mühendisi olan ve 2005'ten bu yana cumhurbaşkanlığı görevini yürüten Ahmedinejad, İsrail'e ve ABD'ye yönelik tutumu ile ün kazanmıştır. İran'ın uluslararası arenadaki itibarını, nükleer programı sayesinde geliştirebileceğini düşünen muhafazakar başkan, bu ve buna benzer konularda Batı'ya meydan okumaktan hiçbir zaman imtina etmemiştir. Mayıs ayı içerisinde yapılan anketlerin büyük kısmında oy oranı %45-%60 arasında seyretmiştir. Çok büyük bir süpriz yaşanmazsa Ahmedinejad'ın 4 yıl daha görevde kalması beklenmektedir.
Mir Hüseyin Musavi : Muhafazakar Ahmedinejad'ın en ciddi rakibi, eski başbakan ve 1980'lerde Humeyni'nin yakın müttefiki olan Musavi, seçimlere reformist aday olarak katılmakta. Uzun süredir siyasette yer almayan ve mimarlık yapan Musavi'nin, özellikle genç seçmen kitlesine hitap ettiği biliniyor. Yenilikçi söylemleri sayesinde %35-%50 civarı oy alması muhtemel olan Musavi, yine de cumhurbaşkanlığı için favori gösterilmemektedir.

Muhsin Rıza : Seçimlerdeki diğer muhafazakar aday olan Rıza, dini lider Ayetullah Ali Hamaney'in danışmanı, Devrim Muhafızları'nın eski komutanı ve Düzenin Yararını Teşhis Konseyi (IRI) sekreteridir. Açıklamalarından edinilen izlenim, her ne kadar Ahmedinejad gibi muhafazakar olsa da, mevcut cumhurbaşkanının bir takım politikalarını ve düşüncelerini faydasız bulduğu ve olaylara (İsrail, soykırım vs) daha "pragmatist" yaklaştığı yönündedir. Seçim öncesi son anketlerde oy oranı %2-%5 arasında değişmektedir.

Mehdi Kerubi : Parlamento sözcüsü, Milli İtimad Partisi genel sekreteri ve bir hatip olan Kerubi de Musavi gibi reformist bir aday. İranlı gençler arasında popülaritesi artan Kerubi, 2005'te Ahmedinejad'ı cumhurbaşkanı yapan seçimlerin ilk turunda yaklaşık 5 milyon oy alarak (%17) ikinci tura katılma şansını son anda kaybetti. Kendisinden yalnızca 700 bin oy (%19) fazla alan Ahmedinejad ise ikinci turda Haşimi Rafsancani'ye büyük fark atarak seçimi kazandı. Kendisini Humeyni'nin takipçisi olarak nitelese de, seçim kampanyasında batı tarzı demokrasilere benzer söylemler kullanması Kerubi'yi yenilikçi sınıfına sokmaktadır. %5-%10 arası oy alması beklenmektedir.

Yukarda kısaca anlatmaya çalıştığımız dört aday arasında şüphesiz seçimi kazanmaya en yakın aday Mahmud Ahmedinejad'tır. Zira 2005 yılındaki seçimlerin ikinci turunda 17 milyon oy (%61) alarak cumhurbaşkanı olan Ahmedinejad, bu süre içerisinde İran halkına verdiği vaatlerin neredeyse tamamını tutmuş, bunu yaparken de dini lider ile arasını bozmamaya çalışmıştır. İran'da, dini liderin, cumhurbaşkanını azletme, yetkilerini kısıtlama gibi hakları olmasına rağmen Hamaney bunu kullanmamış, Ahmedinejad'ın arkasındaki destekten çekinmiştir. Çoğunluğu muhafazakar olsa da İran halkı içerisinde, özellikle de genç nüfus arasında, insan hakları, demokrasi, özgürlük gibi kavramlar yaygındır. Yasakçı zihniyetler karşısında tepki koymaktan çekinmeyen bu kesim de seçimdeki reformcu adayları desteklemektedir. 12 Haziran'daki seçimlerde Ahmedinejad'ın kaybetme olasılığı çok düşük de olsa, Mehdi Kerubi'nin Mir Hüseyin Musavi lehine çekilmesi durumunda, seçimin başa baş geçme ihtimali de bulunmaktadır. Zira muhafazakar kesimin karşısına birleşerek çıkan reformist blokun şansı da artacaktır.

Seçim öncesinde gerçekleşen bazı terör olayları sonrasında iki grup da birbirini suçlamış, muhalefetin örgütlenme çalışmalarına balta vurmak isteyen Ahmedinejad, sosyal paylaşım sitelerine girişi yasaklamış, muhalefet yanlısı gençler de binlerce insanın katıldığı protesto mitingleri düzenlemişlerdir. Türkiye açısından bakıldığında reformist adayların seçimi kazanması halinde Türkiye-İran ilişkilerinde, eskiye oranla daha olumlu adımlar atılabileceği tahmininde bulunabiliriz. Muhammed Hatemi'nin Ahmedinejad karşısında reform yanlısı oyların bölünmemesi için adaylıktan çekilmesi, Kerubi'nin Musavi lehine yarıştan çekilmesiyle taçlandırıldığında İran İslam Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı Seçimleri daha çekişmeli ve daha heyecanlı geçecektir.

Leia Mais…

5 Haziran 2009

Avrupa'yı Bölen Ülke


Başlığın biraz provokatif olduğunun farkındayım. Ancak son günlerde yaşanan gelişmeler, Avrupa'nın ve Avrupalıların kurmuş olduğu Avrupa Birliği'nin, ikiye bölümüş olduğunu kanıtlar nitelikte. AB'yi bölen ülke ise Türkiye ve fikir ayrılıklarına sebep olan konu da Türkiye'nin AB üyeliği. Türkiye'nin çok uzun yıllardır birliğe dahil olmaya çalıştığı ama bu hedefine bir türlü ulaşamadığı herkesin malumu. Birliğe katılmaya aday olan bir ülke ile başlanan müzakerelerin er ya da geç katılım ile son bulduğu bilinmekteyken, Türkiye, müzakerelere başladığı günden bu yana sürecin "açık uçlu" olduğu cevabıyla karşılaşmaktadır. Yalnızca bu durum bile Avrupa'nın aslında Türkiye'yi istemediğini düşünmemiz için yeterli bir sebeptir. Fakat bu önerme, AB'yi yalnızca birkaç devletten oluşan bir birlik olarak görenler için doğrudur. Zira bu yazımızda da konu alacağımız üzere, AB içerisinde Türkiye'nin üyeliğini destekleyen ülkelerin oranı, karşı çıkanların neredeyse iki katına ulaşmıştır.

AB'yi oluşturan iki büyük birader Fransa ve Almanya'nın, Türkiye'nin üyeliğine ezelden beri karşı çıktığı bilinmektedir. Sarkozy ve Merkel'in sıklıkla dile getirdiği imtiyazlı ortaklık da bu yaklaşımın sonucudur. Fransa ve Almanya, Türkiye'ye alenen "sizi AB'de görmek istemiyoruz" demektedir. Artık alışageldiğimiz bu tepki bizde, sanki AB'nin geri kalanı da Türkiye'yi istemiyormuş izlenimi yaratıyor. Fakat kazın ayağı öyle değil. Almanya ve Fransa'dan sonra AB'nin en güçlü ülkelerine sırasıyla göz atalım. İngiltere, özellikle son yıllarda AB içerisinde Türkiye'ye duyulan ihtiyacın giderek arttığını savunmaktadır. Dışişleri Bakanı David Miliband'ın sözleri de buna örnek teşkil eder : "İmityazlı ortaklık iyi bir seçenek değil. İmtiyazlı ortaklık, Türkiye’ye de, Avrupa Birliği’ne de ihtiyacımız olan ilişkiyi sağlamayacaktır" Keza, Akdeniz ülkeleri İspanya ve Portekiz'in görüşleri de aynı doğrultuda. Her iki ülke de Türkiye'nin vakit kaybetmeden AB'ye tam üye olması taraftarı. Başbakan Silvio Berlusconi ve İtalya da Türkiye'yi sonuna kadar destekleyen ülkeler arasında. Ayrıca onbinlerce Türk vatandaşının yaşadığı İsveç ve ekonomik sıkıntılarla boğuşan Polonya ile Romanya da Türkiye'nin Avrupa Birliği'nde yer almasını savunmaktadır. Bunların yanı sıra Belçika, Hollanda ve Lüksemburg'un da Türkiye'yi desteklediklerini veya en azından Fransa-Almanya yanlısı olmadıklarını söylemek mümkün. Estonya, Letonya ve Litvanya'nın da çeşitli vesilelerle verdiği demeçler, Türkiye yanlısı görüşlerini kanıtlamaktadır. Finlandiya, Macaristan ve Slovenya'dan da, Türkiye'nin açıkca AB'de yer almasını istediklerine dair mesajlar muhtelif zamanlarda gerek Türk gerekse dünya basınında yer aldı. Küçük bir ada devleti olan Malta'nın da Türkiye yanlısı olduğunu belirtmekte fayda var.

Gelelim Almanya ve Fransa dışında üyeliğe sıcak bakmayanlara. Tahmin edileceği üzere Yunanistan bu konuda net bir tavır sergilememekte, Güney Kıbrıs ise Türkiye'nin üyeliğine karşı çıkmaktadır. Bunların dışında Danimarka ve Avusturya da tam üyeliğe sıcak bakmayanlar arasındadır. Slovakya ve Bulgaristan'ın, açıkca belirtmeseler de, Türkiye karşıtı tarafta yer alma ihtimalleri bulunmaktayken, İrlanda ve Çek Cumhuriyeti'ni de bu Almanya-Fransa yanlısı ülkeler arasında saymak mümkündür.

Sonuçta Almanya ve Fransa'yı dengeleyecek politik güce erişen AB'nin eninde sonunda Türkiye'yi birliğe dahil edeceği beklenmektedir. Bu iki devletin görüşlerini değiştirmek zor da olsa, birlik içindeki rol dağılımı daha etkisiz ve nispeten küçük ülkeler lehine değiştiği takdirde, Türkiye'nin işi kolaylaşacaktır. Türkiye, kendi üzerine düşenleri layıkıyla yerine getirdiğinde ise, Hırvatistan, Makedonya, Sırbistan, Arnavutluk ve Bosna Hersek gibi Balkan ülkelerinden önce AB'nin 28. üyesi olması kimseyi şaşırtmayacaktır.

Leia Mais…

Dünya Gündemi Analizleri Hakkında

Bu blog, uluslararası politikada yaşanan güncel gelişmeleri takip etmek ve değerlendirmelerde bulunmak amacıyla oluşturulmuştur. İçinde yer alan yazı, yorum ve analizlerin tamamı yazarın şahsi görüşleridir. Yazıların tüm sorumluluğu blog yazarına aittir.

Güncellemeler belli bir programa göre yapılmamaktadır. Bunun yanı sıra her sabah çeşitli şekillerde güncellenmektedir. Yazılar hazırlanırken; ntvmsnbc, bbc türkçe, reuters, guardian, washington post, der spiegel, kommersant vs gibi kaynaklardan yararlanılmaktadır. Haber içerikleri bu kaynaklardan sağlanmakla birlikte, yorumlar ve analizlerin tümü blog yazarına aittir.

Blog içeriğinin, yazardan izin alınmaksızın kullanılması kanunen yasaktır. Kaynak göstererek veya yazarla irtibat kurularak yapılan alıntılara izin verilecektir.