29 Nisan 2009

Gözlerden Kaçan Seçimler (1)


29 Mart 2009 Yerel Seçimleri, Türkiye'nin gündemini çok uzun bir süre işgal ettiğinden olacak, Avrupa ve Dünya'da yaşanan seçim süreçlerine ilgisiz kaldık. Dünya Gündemi Analizleri'nde yeri geldikçe farklı ülkelerde yapılan seçimler ile ilgili bilgiler veriyoruz. Şimdiye kadar Bask (İspanya), İsrail, El Salvador, Azerbaycan (referandum) ve Moldova'da yaşanan seçim süreçlerini ele aldık. Uluslararası ilişkilerde yaşanan güncel gelişmelerin yoğunluğu, dünyada gerçekleşen seçimleri günü gününe incelememize imkan vermese de, fırsat buldukça değinmeye çalışmaktayız. Bu değerlendirmeyi birkaç seçimi birarada verebileceğimiz şekilde düzenlememizin nedeni de budur.

Güneydoğu Avrupa ve Balkanlar, istikrara duyulan gereksinim bakımından Kafkasya ve Orta Doğu ile birlikte dünyanın en önde gelen bölgesidir. Dolayısıyla burada gerçekleştirilen seçimler, bölgede demokrasinin tesisi açısından da önem taşımaktadır. 21 Mart'ta ilk turu, 4 Nisan'da ise ikinci turu yapılan Slovakya Başkanlık Seçimleri'ne de bu doğrultuda bakmak mümkündür. Her ne kadar uluslararası politikada fazla bir etkinliği olmasa da Slovakya'da, mevcut devlet başkanı İvan Gasparoviç, ilk turda aldığı %46'lık oyu, ikinci turda %55'e çıkararak 5 yıl daha devlet başkanlığı yapmaya hak kazandı. Demokratlar ve milliyetçiler tarafından desteklenen sağ görüşlü bir lider olan Gasparoviç'in uzun siyasi kariyeri, Slovak halkı tarafından ikinci kez başkanlığa layık görülmesiyle böylece taçlandırılmış oldu. Seçime katılımın bir hayli düşük olduğu (ikinci turda %51) Slovakya'da bu durum eski sistemden kalma bir alışkanlık olarak değerlendirilmektedir.

Aynı bölgeden bir başka seçimde ise 80 bin civarındaki Türk nüfusa sahip Makedonya'da halk, devlet başkanının ve yerel yönetimlerin seçimi için aynı anda sandık başına gitti. 22 Mart'ta ilk turu, 5 Nisan'da ise ikinci turu yapılan seçimlerde merkez sağın desteklediği aday Gjorge İvanov, eski bir komünist olan Branko Srvenkovski'den başkanlığı devraldı. İlk turda oyların yalnızca %35'ini almasına rağmen, ikinci turda %65'e ulaşarak başkan seçilen İvanov; rakipleri, içişleri ve dışişleri bakanlığı yapmış olan Lubomir Friçkoski ve "Makedonya'nın Obama'sı" olarak gösterilen İmer Selmani'yi geride bırakarak koltuğun yeni sahibi oldu. Makedonya, Slovakya'ya oranla uluslararası ortamda daha sık gündeme gelen bir ülke olmakla birlikte, yeni başkanın önündeki en büyük meselenin "devletin resmi adı" olduğu söylenebilir. Zira Makedonya Cumhuriyeti ismini tanımayan ve Eski Yugoslav Cumhuriyeti Makedonya (FYROM) olarak tanınması gerektiğini söyleyen Yunanistan, Makedonya tarafından ikna edilmeyi beklemektedir.

Eski Varşova Paktı ülkelerinde sıkça rastlanan bir problem olan halkın seçimlere katılma oranının düşüklüğü Makedonya'da da göze çarpmaktadır. Zira seçimlerin yasal olarak kabul edilmesi için gereken %40'lık katılım oranı tabiri caizse kılpayı yakalanarak %42'ye ulaşılmıştır...

Leia Mais…

27 Nisan 2009

Obama'nın 24 Nisan Konuşması


Amerika Birleşik Devletleri'nde, her yıl 24 Nisan'da Ermeni Anma Günü vesilesiyle (adet olduğu üzere) devlet başkanları tarafından yapılan konuşmayı, bu sene yeni başkan Barrack Obama yaptı. Her yıl Nisan ayı geldiğinde "soykırım" tartışmalarının tavan yaptığı Türk kamuoyunda, Obama'nın seçim öncesi vaatlerinin de etkisiyle, yapacağı konuşmada "soykırım" sözcüğünü kullanmasını bekleyenlerin oranı her nedense arttı. Hem de hiçbir Amerikan başkanının, Türkiye'nin ilginç bir hassaslık gösterdiği bu konuda aksi yönde hareket edemeyeceği gerçeği gün gibi ortadayken. Tek bir sözcüğe takılı sürdürülen bu politikanın yanlışlığı, dünya çapında sözde Ermeni Soykırımı'nı tanıyan 21 devletin, bu hareketlerinin hiçbir somut sonuca ulaşamamasından belli olmaktadır. Türk Dış Politikası'ndaki konumları itibariyle ABD ve tanıma kararı alan devletlerden sözgelimi Uruguay veya Litvanya arasında elbette ki dağlar kadar fark vardır. Ancak yine de bu mesele üzerinden bir siyaset yürütülecekse en azından arka planı daha geniş kapsamlı olmalı, yalnızca "soykırım" sözcüğünün telaffuzundan ibaret kalmamalıdır. Zira Obama, konuşmasında İngilizce "genocide" yani "soykırım" sözcüğünü kullanmamış, fakat bundan daha ağır, Türkiye'nin asla kabul edemeyeceği nitelemelerde bulunmuştur. Örneğin konuşmasına başlarken; "Bundan 94 yıl önce 20. yüzyılın en büyük kötülüklerinden biri gerçekleşti" diyerek, konuşmanın geri kalan kısmına yönelik önemli bir ipucu verdi. Ermenice "Büyük Felaket" anlamına gelen "Meds Yeghern" artık alışageldiğimiz bir söz öbeği olmasına rağmen, Obama'nın "Her yıl 24 Nisan'da 1.5 milyon Ermeni'nin ölüme gönderilmesini ve katledilmesini anıyoruz" demesi, Türkçe anlama ve kavrama kabiliyeti olan herkes açısından "Ermenilere soykırım yapıldı" anlamına gelmektedir. Anlaşılacağı üzere soykırım kelimesi kullanmadan da Obama, bu görüşlerini gayet net bir şekilde ifade etmiştir. Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı, Başbakanı ve Dışişleri Bakanlığı tarafından gereken karşılığın verildiğinin de altını çizmemiz gerekir.

Amerikan karar alma mekanizması üzerindeki etkileri bilinen Brookings Enstitüsü'nden, Ömer Taşpınar ve Phillip Gordon'un kaleme aldığı "Türkiye'yi Kazanmak" adlı kitabın ilk sayfalarında da belirtildiği üzere Obama, Türkiye ile Ermenistan arasında sağlam temellere dayalı, kalıcı bir barış kurma hedefindedir. Bu hedef doğrultusundaki ilk adımını da, başkanlık seçimlerine önemli oranda etki edebilen Ermeni Diasporası'nın isteklerini, Ermenilerin yoğun olarak yaşadığı ABD'nin California eyaletinde seçimlerden hemen önce yaptığı konuşmada kabul etmesiyle atmıştır. Aynı doğrultudaki ikinci adımı ise başkanlığının ilk 100 günü içerisinde Türkiye'ye yaptığı resmi ziyaret ve ülkemizde verdiği mesajlar olarak gösterilebilir.

Sonuç olarak Obama'nın üstü kapalı da olsa ucu milli menfaatlerimize dokunan konulara değinmesi, ABD ile ilişkilerimizde çok derin yaralar açmayacaktır. Aslında Türk-Amerikan ilişkilerinin sessiz sedasız geldiği noktada bundan böyle bu tarz tartışmaların gündemi oluşturmayacağı olasılıklar dahilindedir. Türkiye'nin ve Azerbaycan'ın ön koşullarını yerine getirerek masaya oturacak bir Ermenistan, sorunun çözümünden en fazla yararlanacak ülkedir. Önce sınırın açılması ve diplomatik ilişkilerin tesisi, sonrasında ise ekonomik ilişkilerin geliştirilmesi; bölgede küçük ve yalnız bir devlet olan Ermenistan'ın lehine olacaktır. 24 Nisan 2010'daki Ermeni Anma Günü'nde, gerçekten anma törenleri düzenlenmesi ve bu olayın politik malzeme olarak kullanılmaması ise en büyük dileğimizdir.

Leia Mais…

25 Nisan 2009

Haftanın Portresi : Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu


Portre köşemizin bu haftaki konuğu İslam Konferansı Örgütü Genel Sekreteri sayın Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu, 1943 yılında Kahire'de dünyaya gelmiştir. Mısır'ın Ayn-i Şems Üniversitesi, Fen Fakültesi'nden mezun olduktan sonra, aynı ülkede El Ezher Üniversitesi'nde akademik hayatına başladı. 1962-1966 arasında Kahire Üniversitesi Milli Kütüphanesi'nde, 1966-1970 arasında ise Ayn-i Şems Üniversitesi'nde Osmanlı kültürü ve edebiyatı üzerine çalışmalar yaptı ve 1974'te Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi'nde doktorasını tamamladı. Daha sonra İngiltere'de Exeter Üniversitesi'nde doktora sonrası çalışmalara başladı. 1984 yılında profesör olan İhsanoğlu, bu tarihten sonra İslam Konferansı Örgütü'nün bir alt kuruluşu olan İslam Tarih Sanat ve Kültür Araştırma Merkezi (IRCICA) başkanlığına seçildi. Aynı zamanda Türkiye'de de çeşitli kurumlar aracılığıyla bilimsel çalışmalarını sürdürdü. İslam Dünyası'nda barışın ve birliğin sağlanması yolunda çok büyük hizmetler sergileyen İhsanoğlu, 2005 yılında İslam Konferansı Örgütü Genel Sekreterliği'ne (İKÖ) aday oldu. Yapılan seçim sonucunda Malezyalı ve Bangladeşli diğer adaylar onikişer oy alırlarken İhsanoğlu 32 oy alarak İKÖ'nün seçimle iş başına gelen ilk Genel Sekreteri oldu. Kendisinden öncekiler atamayla, görüşme veya ortak muvafakat yoluyla göreve gelirken Ekmeleddin İhsanoğlu'nun büyük farkla seçilmesi, çok başarılı bir akademik geçmişin ve kendini bilime adamışlığın bir göstergesi sayılabilir.

Ekmeleddin İhsanoğlu, İKÖ Genel Sekreterliği'nin yanı sıra çok çeşitli uluslararası kuruluşlarda, bilim kurullarında, yönetim kurullarında ve birçok akademinin, merkezin, enstitünün editoryalarında da görev yapmaktadır. Mısır, Fransa, Almanya, Ürdün, Suudi Arabistan, İspanya, Tunus, Türkiye, İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri gibi çok çeşitli ülkelerde yayınlar yapan onlarca derginin danışma kurullarında yer almasının yanında, başarılı çalışmaları nedeniyle sayısız ödüle layık görülmüştür. Türkiye Devlet Üstün Hizmet Madalyası, Ürdün Birinci Derece İstiklal Madalyası, İKÖ Şeref ve Liyakat Sertifikası ile Mısır Cumhuriyeti Liyakat Nişanı bu ödüllerinden bazılarıdır. Rusça, Fransızca, Korece, Japonca gibi dillere çevrilen birçok kitabı, makalesi ve diğer yayınları bulunmaktadır. Türkçe, İngilizce ve Arapça'yı akademik düzeyde kullanabilmesinin yanında, Fransızca ve Farsça'ya da hakimdir. Bilim Tarihi, İslam Kültürü, Türk Kültürü, İslam Dünyası-Batı Dünyası arasındaki ilişkiler gibi konularda çalışmaları yayınlanmıştır.

Türk ve İslam kelimelerinin yanyana kullanılmasından rahatsız olanların aksine, bu iki medeniyeti bilimsel olarak derinlemesine incelemesi bakımından, bu alanda yol gösterici çalışmalara imza atmıştır. Üstün başarıları nedeniyle, Türkiye'den Mimar Sinan Üniversitesi ve Uşak Üniversitesi, Azerbaycan Cumhuriyeti Bilim Akademisi, Tataristan Bilimler Akademisi, İtalya'dan Padoa, İngiltere'den Exeter, Bulgaristan'dan Sofya ve Bosna Hersek'ten Saraybosna Üniversiteleri tarafından Fahri Doktora ile ödüllendirilmiştir.

İslam Konferansı Örgütü'nün başında bir Türk'ün yer alması, başlı başına gurur verici bir olayken, "İKÖ Türkiye'nin elinde" diye düşünmek yanlıştır. İslam Dünyası'nda son dönemlerde Türkiye'ye karşı artan teveccühün, Ekmeleddin İhsanoğlu'nun şahsında somut sonuçlar doğurması olasılıklar dahilindedir. Ancak Türk Dış Politikası'nı vizyondan arındıran, tek bir kalıba sokmaya çalışan bu tip düşünceler sakıncalıdır. Zira Türkiye aynı anda İKÖ, NATO, BM gibi uluslararası örgütlerde etkin olabilmelidir. Türkiye'nin yetiştirdiği en büyük ilim insanı olan Ekmeleddin İhsanoğlu, bu geniş vizyonu büyük bir başarıyla sürdürmektedir.

Leia Mais…

24 Nisan 2009

Terörizm Ne Zaman Bitecek? (1) (FARC-ELN)


Dünya Gündemi Analizleri'nde, global ölçekteki terör eylemlerini ve genel anlamda terörizmi daha önce birkaç defa ele almıştık. Bu yazı dizisiyle birlikte terörizme daha güncel yaklaşacak, ve gelişmeleri sıcağı sıcağına yorumlayacağız.

Günümüzde insan hayatını tehdit eden unsurlar arasında terörizm, kendisine ilk sıralarda yer bulmaktadır. Bu olgu, çok uzun zaman önce kabullenilmiş olmakla birlikte henüz kesin ve net sonuçlar getirecek çözümlere ulaşılamamıştır. Ancak yine de bu yolda önemli adımlar atılmıştır. Bunlardan birinin ve belki de en önemlisinin insanlardaki terörizm karşıtı bilinç olduğunun altını önceki yazılarımızdan birinde çizmiştik. İnsanların teröre taviz göstermemesi, zihinlerine bu karşıtlığı yerleştirmesi, terör örgütlerinin başlıca kaynağı olan "insan" unsurunu ortadan kaldıracaktır. Benim düşünceme göre, örgütlere katılan veya dolaylı da olsa destekleyen insan sayısı ne kadar azalırsa terörizm o kadar çabuk ortadan kaldırılabilir. Bu yolda atılacak adımlar da böylece önem kazanmaktadır. Geçtiğimiz haftalarda gerçekleştirilen bazı terör eylemlerine kısa ve genel bir bakışla bu düşünceyi doğrulama imkanına sahibiz:

* Kolombiya'da, ülkenin ve dünyanın en büyük terör örgütlerinden olan FARC ve ELN'nin gerçekleştirdiği saldırılarda Kolombiya güvenlik güçleri ağır kayıplar vermektedir. Kolombiya'nın bir kısmında kontrolü elinde bulunduran bu örgütlerin temel kaynağı uyuşturucudur. Bu tarz örgütler ile silahlı çatışmalara girmek devlet güçlerine de zarar verebilir, vermektedir. Uyuşturucu ticareti sayesinde ayakta kalan bu örgütleri vurabilmek için uyuşturucu kullanımında büyük düşüşler yaşanması, dolayısıyla örgütün ürettiği uyuşturucuyu satacak kimse bulamaması gerekmektedir. Fakat günümüzde yapılan araştırmalarda uyuşturucu kullanma yaşının giderek düştüğü ve kullanan insan sayısının da giderek arttığı ortaya konmuştur. Durum böyleyken, çok büyük silahlı mücadelelere girişmedikçe, bu örgütleri ortadan kaldırmak, kısa vadede mümkün gözükmemektedir. Zira talebin sürekli arttığı bir piyasada oluşacak boşluk büyük kartellerin işine gelmeyecektir...

Leia Mais…

22 Nisan 2009

Türkiye-Ermenistan İlişkilerinde Azerbaycan Faktörü

Obama'nın Türkiye ziyareti sırasında gündeme gelen Ermeni sınırının açılması projesi, Dışişleri Bakanı Ali Babacan'ın Erivan ziyaretiyle farklı bir boyuta taşındı. Medyada çok farklı yansımaları izlenen bu ziyaret sonrasında yeni bir konu gündeme oturdu. Bu konu; Türkiye ile Ermenistan arasındaki yakınlaşmayı dikkatle takip eden Azerbaycan'ın tutumu idi. Genelde Orta Asya Türk Cumhuriyetleri ve Türkiye'nin, özelde ise Azerbaycan'ın uzun yıllardır izlemekte olduğu bir politikadır "Küskünlük Politikası". Ortak bir dış politika belirlenememesine rağmen, bütün Türk Cumhuriyetleri, aralarında yazısız bir anlaşma varmışcasına birbirlerinden aynı dış politika tutumunu beklemektedirler. Bu durum söz konusu olmayınca da kısa süreli de olsa birbirlerine küsmekte, dış politikada farklı yollar aramaktadırlar.
Geçen hafta bu tarz gerçeküstü, duygusal tutumlara bir yenisi daha eklendi. Türk basınında yeralan Türkiye-Ermenistan sınırının açılabileceği yorumlarını gören Azerbaycan Devlet Başkanı İlham Aliyev, Moskova'ya resmi bir ziyarette bulundu. Oysa Türk Dış Politikası'nın gündeminde böyle bir olayın yer almasının tek ve vazgeçilmez şartı, Ermenistan'ın işgal ettiği Dağlık Karabağ Bölgesi'nde işgali sonlandırması ve gerek Türk-Ermeni gerekse Ermeni-Azeri sınırını tanımasıdır. Bu şartlar sağlanmadıkça Türkiye'nin Ermenistan sınırını açma kararı alması Türkiye Cumhuriyeti açısından çok büyük bir politik yanlış olacaktır. Bunun yanı sıra, reel politik açısından değerlendirildiği takdirde, Azerbaycan, Türkmenistan, Kazakistan gibi ülkelere Türkiye'nin en çok ihtiyaç duyduğu dönem, içinde yaşamakta olduğumuz 21.yüzyılın ilk yıllarıdır. Zira dilde, fikirde ve işte birliğin ilk adımı olan Nabucco Projesi ve enerjide işbirliği için bu ülkeler olmazsa olmaz nitelik taşımaktadır.

Tekrar ana konuya dönecek olursak; Türkiye, Ermenistan ile olan ilişkilerini "soykırım meselesi" üzerinden yürütmemektedir. Dolayısıyla muhatabından da bu yönde bir tavır beklemektedir. Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin gelişmesinde bu konunun bir engel teşkil etmemesi, meselenin çözümü açısından da hayati öneme sahiptir. Durum böyleyken, kadim dost ve kan kardeş Azerbaycan'ın da bu politikaları idrak edebilmesi, Türkiye'ye yardımcı olacak tavırlar sergilemesi gerekmektedir. Azerbaycan'ın Türk-Ermeni ilişkilerinde yıkıcı değil, yapıcı bir etken olarak ortaya çıkması, Kafkasya'nın istikrarı açısından da büyük önem taşımaktadır. Çok küçük anlaşmazlıklar yüzünden yıllarca farklı devlet çatıları altında yaşamış olan kardeşlerimizle ortak bir gelecek düşleyebilmemizin tek yolu bu uyuşmazlıkları karşılıklı anlayışla ortadan kaldırmaktır.
NOT: Resim, global bir araştırma merkezi olan Stratfor'dan alınmıştır.

Leia Mais…

20 Nisan 2009

Obama'nın Latin Amerika Açılımı


Amerika Birleşik Devletleri'nin, Barrack Obama ile dünyanın her bölgesinde ve her alanda yeni bir döneme girdiği hususunda artık herkes hemfikir. Obama'nın önünde, düzeltilmeyi bekleyen en büyük mesele ise "Yıkık ABD İmajı" idi. Henüz Beyaz Saray'da dördüncü ayını doldurmamış olan Obama'dan, geçtiğimiz hafta Trinidad & Tobago'da katıldığı Amerika Zirvesi'nde yeni bir Latin Amerika politikası izleneceğinin sinyallerini aldık. Zira başkan, Küba ile yeni bir başlangıç istediğini kendi ağzıyla ifade etti. Burada bir parantez açıp 2009 yılında ABD'nin "yeni başlangıçlar" istediği ülkeler için neden bu ifadeleri kullandığına değinmek doğru olacaktır. Obama, kendinden önce kronikleşmiş birçok soruna, iliklerine kadar işlemiş olan "demokrat" kişiliği sayesinde yepyeni çözümler getirmek istemekte, uzlaşmacı ve barış yanlısı tutumu sayesinde de meselelere yapıcı bir şekilde eğilmektedir. Bunun en güzel örneğini yine geçen ayki yazılarımızdan birinde Rusya Federasyonu ile ilişkileri yeniden başlatma hamlesiye (düğmesiyle) işlemiştik. Görünen o ki Obama, geçmişe sünger çekerek gelecekte atılması muhtemel adımları planlamaktadır. Geçimişte yaşamanın insanlığa hiçbir fayda sağlamadığını, aksine büyük zararlara ve çıkmazlara yol açtığını fark etmiş bir başkan olarak, kendinden önceki ABD başkanlarından ayrılmaktadır. İşte tam da bu yüzden, kendinden öncekilerin hatalarını telafi etmek istercesine, herkesle yeniden başlayarak ilişkileri birer birer düzeltmeyi amaçlamaktadır.

Tekrar Latin Amerika'ya dönecek olursak, Venezuela Devlet Başkanı Hugo Chavez ile samimi görüntüler vererek, Küba ile ilişkilerin düzeltilmesini istediğini vurgulayan Obama için diğer Latin Amerika ülkeleri de bir "arka bahçe" den daha büyük anlamlar taşımaktadır. Chavez'i takip etmesi muhtemel olan bu devletler için de artık Amerika ile iyi ilişkiler döneminin açılabileceği öngörüsünde bulunmak mümkündür. Bunun yanı sıra, Obama'nın görev süresi boyunca benzer yaklaşımlar sergileyebileceği ise artık kesinleşmiştir.

Leia Mais…

17 Nisan 2009

Dünya (!) Derbisi


Dünyanın en önemli futbol müsabakaları olarak kabul edilen sayılı sayıdaki derbiden (aynı şehrin iki takımı arasında veya rekabeti çok eskilere dayanan iki takım arasında oynanan karşılaşmalar) bir tanesi, 12 Nisan Pazar günü İstanbul Ali Sami Yen Stadı'nda oynandı. Bunun uluslararası ilişkiler disiplini açısından bir önemi bulunmasa da dünya gündeminde spor sayfalarında da olsa yer alacağı kesindir. Zira Barcelona-Real Madrid (İspanya), River Plate-Boca Juniors (Arjantin), Liverpool-Everton (İngiltere), Glasgow Rangers-Celtic (İskoçya) ve Galatasaray-Fenerbahçe gibi derbi karşılaşmaları tüm dünyanın yakın ilgisini çekmekte, bu maçları farklı ülkelerden onlarca basın mensubu takip etmektedir. Durum böyleyken, futbolcular da dünyanın gözünün üstlerinde olduğunu unutmamalıdırlar. Ancak pazar günü, kendilerini maça ve kazanma hırsına kaptıran Türk milli takımı futbolcuları maalesef bunu unuttular ve dünyanın gözleri önünde birbirlerine saldırdılar. Sonuç, iki takımı da şampiyonluk yarışından uzaklaştırdı. Fakat daha da önemlisi geçen yaz Avrupa Şampiyonası'nda fırtınalar estiren Türkiye A Milli Futbol Takımı'nın kaptanı dahil 5-6 oyuncusu çirkinliklere malzeme oldular. Sporun güzel yanlarını bir kenara bırakıp, fair-play ruhuna yakışmayan tavırlar sergileyenler çok yakında aynı milli takım formasıyla tekrar birarada top koşturacaklar. İşte o zaman akıllara iki Brezilyalı'nın tüm bu kargaşa içindeki görüntüsü gelecek ve başarısızlığımızın nedenlerini yine dışarıda aramaya devam edeceğiz.

Not: Resimde Fenerbahçeli Semih ile Galatasaraylı Arda arasında çıkan tartışmayı uzaktan takip eden iki Brezilyalı: GS'den Lincoln ve FB'den Roberto Carlos görülmektedir.

Leia Mais…

15 Nisan 2009

Moldova'da Parlamento Seçimleri


Tüm dünyanın NATO ve G-20 zirvelerine, Türkiye'nin ise Obama'nın ziyaretine odaklandığı haftada, 5 Nisan 2009 Pazar günü, Moldova Cumhuriyeti'nde parlamento seçimleri gerçekleştirildi. Katılım oranının %60'ı bulmadığı seçimlerde, iktidardaki Moldova Cumhuriyeti Komünist Partisi (MCKP-türkçe kısaltma/PCRM-orjinal kısaltma), oyların %50'ye yakınını kazanarak ipi bir kez daha göğüsledi. Avrupa'nın tek komünist lideri olan Devlet Başkanı Vladimir Voronin'in partisi olarak bilinen MCKP, 101 sandalyeli mecliste 61 sandalye kazanamaz ise, iki dönemdir başkanlık yapan Voronin'in görev süresi dolduğunda yerine geçecek adayın seçimi de zorlaşacak. Zira, sağ görüşlü partilerden %13'lük oy oranına sahip Liberal Parti ve %12 ile üçüncü sırada olan Liberal Demokrat Parti MCKP'nin sunacağı adayı onaylamayacaklarını ve parlamento seçimleri yenilenene kadar bu tavrı sürdüreceklerini açıkladılar. İşte ne olduysa bundan sonra oldu ve sonuçlara itiraz eden muhalefet partilerinin yandaşları ülkeyi savaş alanına çevirdi. Güvenlik güçlerinin müdahale etmekte zorlandığı olaylar sonrasında oyların yeniden sayılması gündeme geldi. Ancak seçim sonuçlarına halen belirsizlik hakim. Başkan Voronin, göstericileri Romanya'nın kışkırttığını ileri sürerek batıdan yardım talebinde bile bulundu. Tüm bu gelişmeleri uzaktan izlemeyi tercih eden Rusya'nın ise, Voronin'i destekleyebileceği benim tahminim.

Eski bir Sovyet ülkesi olan Moldova'da devlet başkanını parlamento seçmekte. 2001'den bu yana görevde olan başkan Voronin'in, ülkede yalnızca komünistler tarafından sevildiği gerçeği, onun anayasaya aykırı olarak hareket etmeyip, görevi bırakacağını dolayısıyla bir diktatör olmadığını kanıtlayacağı yorumlarını etkilememektedir. Ekonomik ve siyasi birçok soruna rağmen Voronin, ülkesini ayakta tutmayı başarmıştır. Ancak yine de Moldova'yı Avrupa'nın en fakir ülkesi konumundan kurtaramamıştır. Siyasetten çekilmeyeceğini, siyasi çalışmalarına MCKP içerisinde devam edeceğini açıklayan Voronin'in başarısız olduğu bir diğer mesele de ayrılıkçı (defacto) Transdinyester Bölgesi'dir. 1990 yılında tek taraflı olarak bağımsızlığını ilan eden bölge, üstü örtülmüş bir sorunu da teşkil etmektedir. Zira bölgede yaşayan 555 bin insanın %31'i Moldovalı, %30'u Rus ve %28'i de Ukraynalı'dır. Durum böyleyken bölgenin etnik gerekçelere dayalı mücadelesi fazlaca anlam ifade etmemektedir. Üstelik aylık ortalama 250 Amerikan doları ile geçinmeye çalışan Avrupa'nın en fakir ülkesinde böyle bir meselenin halen gündemde olması Moldova Cumhuriyeti'ne ve bölgedeki ikili ilişkilere zarar vermektedir.

Voronin'in yerine geçecek adayın seçiminde MCKP'nin söz sahibi olamaması durumunda ülkenin siyasi bir çıkmaza sürükleneceği söylenebilir. Avrupa ve serbest pazar yanlısı iki liberal partiye, yine liberal görüşleriyle bilinen ve %10 oy oranına sahip İttifak Partisi-Bizim Moldovamız (Partidul Alianţă Moldova Noastră- AMN) da eklendiğinde bu değerlendirmeyi yapmak mümkün olmaktadır. Dileğimiz; artık zamanı geçen siyasi görüşlerde ısrar edilmemesi ve biran evvel demokrasiye geçişin yumuşak bir şekilde sağlanabilmesidir.

Leia Mais…

13 Nisan 2009

Terörizm'in Mağlubiyeti


Sitenin ilk yazısında Terörizm'in Zaferi (!) konusunu işlemiş, Pakistan'ın Svat Vadisi'nde Taliban'ın "şeriat düzeni" kurarak amacına ulaştığının altını çizmiştik. Bu sözde zafer, islami tandanslı birçok terör örgütüne de örnek oluşturmuş, izole edilmiş bölgelere şeriat getirmek bu örgütlerin temel hedefi haline gelmiştir. Ancak bilimsel ve sosyo-kültürel açılardan sürekli eleştirdiğimiz bu düzenin çarpıklığı, genellikle somut delillere dayandırılamadığından ya da şeriat kanunlarının katılığı insanlara inandırıcı gelmediğinden olacak, Taliban kontrolündeki Svat Vadisi pek çok uzmanın dikkatini yeterince çekemedi. Geçtiğimiz günlerde televizyon ekranlarından seyrettiğimiz bir insanlık dramı bu dikkati toplamak adına önemliydi. Görüntülerde, 17 yaşındaki bir genç kız, abisi tarafından, biri kadın iki kişinin yardımıyla kırbaçlanmaktaydı. Onlarca insanın da mahkemevari bir alanda izleyici rolü üstlendiği bu olay sonrasında kızın çektiği acı, ayağa kalktıktan sonra dengesini kaybetmesinden belli olmaktaydı. Benzer bir "yargılamanın" Mart ayında da gerçekleşmiş olması, bölgedeki bu tarz uygulamaların devamının beklenebileceğine dair bir işarettir.

Terörizm insanlara korku vererek ve kendi düzenini kurarak "zafere" ulaşmışsa bile, bu görüntülerden sonra insanlarda oluşturduğu terör karşıtı bilinç sayesinde başarısızlığa uğramıştır. Zira bu görüntüleri izleyenler artık terörizm ile ilgili konferanslara, panellere ve bilimsel makalelere gereksinim duymayacaklardır. Bir gencin başına gelen bu talihsiz olay ne kadar kötüyse, insanlara kazandırdığı terör karşıtı bilinç ve psikolojik altyapı da o kadar iyidir.

video

Leia Mais…

11 Nisan 2009

Haftanın Portresi : Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu


Bu haftaki portre köşesinde sayın Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu'nu tanıtacağız. 1959 yılında Konya-Taşkent'te dünyaya gelmiştir. Orta öğrenimini bir Alman teşekkülü olan İstanbul Erkek Lisesi'nde tamamladı. Boğaziçi Üniversitesi'nde Ekonomi ve Siyaset Bilimi bölümlerini bitirdi ve aynı üniversitenin Kamu Yönetimi bölümünde yüksek lisansını, Uluslararası İlişkiler bölümünde ise doktorasını tamamladı. Kısa bir süre yurtdışında çalıştıktan sonra 1993 yılında Marmara Üniversitesi'nde doçent oldu. Aynı yıl "Alternative Paradigms: The Impact of Islamic and Western Weltanschauungs on Political Theory" isimli kitabı University Press of America tarafından basıldı. Bir yıl sonra "Civilizational Transformation and the Muslim World" isimli kitabı yayınlandı. 1999'da profesör ünvanını aldıktan bir süre sonra Beykent Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanı oldu.

Uluslararası İlişkiler, Siyaset Bilimi Felsefesi, Bölgesel Analizler, Medeniyetler Tarihi gibi çok çeşitli alanlarda büyük bir başarıyla çalışmalarını sürdüren Davutoğlu, dış politika üzerine olan düşüncelerini ve tecrübelerini 2001 yılında yayınlanan Stratejik Derinlik adlı kitapta topladı. Tam bir başucu eseri olan bu geniş hacimli kitapta, Türk Dış Politikası'na kattığı yeni bakış açıları ile büyük üne kavuştu. Dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından 2003 yılında Büyükelçi titrine layık görüldü. Adalet ve Kalkınma Partisi'nin iktidara gelişinden sonra başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın siyasi danışmanlığına getirildi. Kısa süre sonra başdanışman oldu ancak 22 Temmuz seçimlerinden sonra bu göreve devam etmeyi düşünmediğini açıkladı. Buna rağmen görevde kaldı ve Türkiye Cumhuriyeti'nın dış politikada elde ettiği başarılarda önemli rol oynadı.

Ahmet Davutoğlu'nun, analiz yeteneği sayesinde uluslararası sorunlara olan yaklaşımı, birçok genç diplomata ve uzmana yol göstermiştir. En belirgin özellikleri ise; bilginin ışığında, bilim ve mantık ölçüsünde politikalar belirlemesi, görüşlerinde paradokslara yer vermemesi, gerçekçiliğin dışına çıkmadan güncel gelişmeleri yorumlayabilmesidir. Bu özellikleriyle, başbakan danışmanlığı görevini günümüze dek yürütmüş olanlardan kesin bir şekilde ayrılmaktadır. Zira Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu, Türk dış politikası tarihinin en parlak dönemlerinden birini yaşadığı şu günlerde, izlenen yolların ve yöntemlerin yaratıcısı, teorisyeni, fikir babasıdır. Görüşlerini günün getirdiği koşullara göre değil, uzun vadede yaşanması muhtemel gelişmelere göre belirleyen ve fikirlerini tavizsiz savunan Davutoğlu, son dönemlerde Türkiye çevresinde yoğunlaşan politik meseleleri de bu yolla ele almaktadır. İsrail-Filistin Anlaşmazlığı, Türkiye-Avrupa Birliği İlişkileri, Türk-Amerikan İlişkileri, NATO, Afganistan, Türk-Rus İlişkileri, Ermeni Meselesi, Irak, Kafkaslar ve Kıbrıs gibi konularda çok net ve nitelikli değerlendirmeleri bulunan Ahmet Davutoğlu'nun siyasi ve/veya bürokratik geleceğinin çok parlak olduğu söylemleri etrafta dolaşmaktadır. Öyle ki, ABD'nin eski Ankara Büyükelçisi Mark Parris'in deyimiyle Davutoğlu, "Türkiye'nin Kissinger'ı" olarak görülmektedir.

Haftanın Portresi köşesinde bu hafta başbakanlık başdanışmanı ve büyükelçi Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu'nu tanımaya çalıştık. Gelecek hafta başka bir portrede buluşmak üzere...

Leia Mais…

10 Nisan 2009

NATO Zirvesi (Strasbourg-Kehl)


3-4 Nisan tarihlerinde Fransa ve Almanya'nın ev sahipliğinde gerçekleştirilen ve NATO'nun kuruluşunun 60. yıldönümü nedeniyle çeşitli etkinliklerle renklendirilen zirvede, gündemdeki birçok uluslararası mesele masaya yatırıldı. Bunlar arasında Fransa'nın askeri kanada dönüşü, NATO'nun Afganistan politikası, ittifaka yeni katılan Arnavutluk ve Hırvatistan gibi ülkelerin durumu, NATO-AB ilişkileri, terörizmle mücadele ve NATO-Rusya ilişkileri gibi konular yer almaktaydı. Her ne kadar resmi gündemde yer almasa da, yeni genel sekreterin de bu zirvede belirleneceği konuşulmaktaydı. Zirvede tüm liderler başta Afganistan sorunu olmak üzere bir çok meselede görüş birliği içindeydi. Ancak konu Danimarka başbakanı Anders Fogh Rasmussen'in genel sekreterliğine geldiğinde, Türkiye beklenen tavrını ortaya koydu. Önceki yazılarımızda belirttiğimiz üzere Türkiye'nin bu kararı veto etmeyeceği ancak bazı problemlerin halledilmesine yönelik tavizler elde edeceğine değinmiştik. Nitekim öyle de oldu, uzun süren ikna çabalarından sonra Türkiye, genel sekreter yardımcısı, NATO'nun Afganistan özel temsilcisi, silahsızlanmadan sorumlu NATO sekreteri yardımcı vekili pozisyonlarında Türk yetkililerin yer alması ve Rasmussen'in karikatür krizi nedeniyle Müslüman dünyasından özür dilemesi karşılığında yeni genel sekreteri veto etmeyeceğini bildirdi. Bunun yanı sıra, terör örgütü propagandası yapan Roj TV'nin ve terör örgütünün Danimarka'daki faaliyetlerinin kısıtlanacağı garantisini de aldı. Böylece zirveden en kazançlı çıkan ülke Türkiye oldu.

G-20 ve NATO zirvelerinde gözlenen en önemli olgu ise, Türkiye Cumhuriyeti'nin uluslararası saygınlığının giderek arttığıdır. İtalya Başbakanı Silvio Berlusconi'nin neredeyse yarım saat dil döküp başbakan R. Tayyip Erdoğan'ı ikna etmeye çalışması da Türkiye'nin kararlılığının göstergesidir.

Bunun dışında Strasbourg ve Kehl'de görüşülen meseleler arasında ittifakın gelecek yıllardaki güvenlik ve işbirliği anlayışının geliştirilmesi, Afganistan konusunda adımlar atılması ve NATO'nun genişleme süreci sayılabilir. Özellikle genişleme hususunda Rusya'nın görüşleri bilinmektedir. Durum böyleyken kapıda bekleyen ülkelerden Ukrayna ve Gürcistan'ın yakın gelecekte (ve hatta uzak gelecekte bile) NATO'ya dahil olmaları zor gözükmektedir. Ayrıca, uzmanların, daha fazla asker gönderildiği takdirde bölgedeki çatışmaların körüklenebileceği görüşüne katılmakla birlikte, Afganistan sorununa NATO müdahalesinin, ülkedeki kaosu biraz olsun dindirebileceği kanaatindeyim. Şüphesiz burada da Türkiye, ittifakın tek Müslüman ülkesi olarak önemli bir rol oynayacaktır.

Bütün bunlar bir yana, NATO'nun 60. kuruluş yıldönümü bir şeyi kesin olarak ispatlamıştır. O da uluslararası politikanın yeni başat aktörü Türkiye için zirvelerin, bundan böyle yalnızca fotoğraf çekiminden ibaret olmayacağıdır.

Leia Mais…

8 Nisan 2009

Obama'nın Türkiye Ziyareti


Hafta başında, ABD Başkanı Barrack Obama'nın Türkiye ziyareti gerçekleşti. Büyük beklentiler ve hazırlıklar içerisinde yapılan ziyaret, başkanın değindiği ve değinmediği meseleler, Türk-Amerikan ilişkilerinin girdiği yeni dönem, üstü kapalı ve alenen verilen mesajlar, medeniyetler ittifakı, NATO ve G-20 zirvelerindeki samimiyet gibi hususların ön plana çıktığı ziyaretten sonra Obama ile birlikte yükselmeye başlayan ABD imajının Türkiye yansımaları gözler önüne serildi. Birkaç ay öncesine kadar Türkiye'deki ABD karşıtlarının oranı dünyanın en yüksek düzeyindeyken, Nisan 2009 itibariyle bu oran iyice aşağılara çekilmiştir. Şüphesiz bunda Barrack Obama'nın uzlaşmacı, barış yanlısı, demokrat kimliğinin önemi büyüktür. Bunun yanı sıra Türkiye'nin 2009 yılı ile birlikte uluslararası diplomasi alanında büyük atılımlara imza attığı gerçeğini de yadsımak imkansızdır.

Obama'nın konuşmalarında da vurguladığı üzere, Türkiye bir "ılımlı islam" modeli değil, laik, demokratik bir cumhuriyettir. Türkiye, aynı zamanda, ABD'nin yakın müttefiki, NATO'nun en güçlü ikinci ülkesi, Müslüman olması nedeniyle Avrupa ülkeleri tarafından dışlanmış olmasına rağmen Avrupa'nın benimsediği değerleri yıllar önce kabul etmiş bir devlettir. Tüm bunlar biraraya geldiğinde Türkiye'nin artık Yunanistan ile aynı kefeye konulmayacak olmasının ne kadar doğru olduğu ortaya çıkmaktadır. Zira ABD ile NATO bağlamında geliştirilmesi muhtemel stratejik müttefiklik, BM Genel Kurulu (Geçici) Üyeliği ile birlikte Türkiye'nin ufkunu genişletecektir.

Yazılı ve görsel basının bütün organlarında çokca yer alacak olan bu mesele hakkında daha fazla yorum yapmak, tekrarlara ve alıntılara yer vermek gereksizdir. Bu yüzden yalnızca Obama'nın TBMM'de yaptığı konuşmanın ve diğer birkaç ziyaretin bağlantısını vermekle yetiniyorum.**Ziyaretin neler getireceğini, değerlendirmelerimizin ne kadar isabetli olacağını ise ilerleyen günlerde hep birlikte göreceğiz.

** Bağlantılar, ntvmsnbc'nin haber görüntüleridir.

Obama'nın Türkiye Büyük Millet Meclisi'ndeki Konuşması

Obama'nın Anıtkabir Ziyareti

B. H. Obama ve R. T. Erdoğan'ın Ortak Basın Açıklaması


Obama'nın Sultanahmet Camii'ne Düzenlediği Gezi

Obama'nın Ayasofya Ziyareti

Leia Mais…

6 Nisan 2009

G-20 Dünyayı Kurtarabilecek mi?


Dünyanın önde gelen sanayileşmiş ve gelişmekte olan yirmi büyük ekonomisini biraraya getiren G-20 zirvesi, geçtiğimiz perşembe günü İngiltere'nin başkenti Lonrda'da gerçekleştirildi. G-20, kuruluşundan bu yana geçen 10 yılda belki de hiç bu kadar konuşulmamış, gündemi bugünkü kadar yoğun olmamıştı. Ancak küresel ekonomik krizin boyutları G-20 zirvesine dünya çapında bir görev yükledi ve zirve, gerek Avrupa'da gerekse Asya, Afrika ve Amerika'da krizden çıkışın tek yolu olarak gösterildi.

Londra yolunda herkesin çantasında farklı gündemler ve akıllarda soru işaretleri bulunmaktaydı. Özellikle İngiltere ve Fransa arasındaki görüş ayrılıkları zirve sonucuna yönelik umutları azaltmaktaydı. Zira krizi aşma yöntemi olarak korumacılık mı yoksa ikili işbirliği mi sorusu kafaları karıştırmaktaydı. Ancak toplantı beklentilerin tam aksi yönde sonuçlar doğurdu. Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Barrack Obama, farklı seslerin hepsini tatmin edecek projeler ve G-20 üyelerine yaklaşımı sayesinde ortak kararlar alınması yolunda önemli adımlar attı. Diğer liderlerin de karşı hamlelerde bulunması zirveyi, dünyanın kurtarıcısı rolüne taşıdı. Hatta zirvenin sonuç bildirgesi öylesine kapsamlı yargılar içeriyordu ki, zirve öncesinde istekleri karşılanmadığı takdirde toplantıları terk edeceğini açıklayan Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy bile, sonuçları "umabileceklerimizin çok üzerinde" şeklinde niteledi.

Avrupa'yı ve dünyanın geri kalanını iflastan kurtarabilecek bir dizi karar ile krizin etkilerini hafifletmek isteyen G-20 liderleri, şimdilik bu amaçlarına ulaşmış görünüyor. Zira sonuç bildirgesinde yer alan kararlardan, IMF'nin kaynaklarının 3 katına çıkarılması (toplam 1.1 trilyon dolar) ve paranın öncelik sırasına göre dağıtılması, batmak üzere olan birçok ülkeye ilaç gibi gelecektir.

İşin ekonomik kısmına, bilgim elverdiği ölçüde ancak bu kadar girebilmekteyim. Ancak Uluslararası Para Fonu'nun (IMF) kaynakları nasıl paylaştıracağı ekonomik olmaktan çok siyasi bir meseledir. Kuruluşun bu güne dek izlediği politikalara bakıldığında, supranasyonel (devletlerüstü) yapısı sayesinde açtığı kredilerin kullanım alanlarına alenen karıştığı bilinmektedir. Durum böyleyken IMF'nin, ekonomik sorunları olan ülkelere verilmesi planlanan 500 milyar dolarının da, rezerv altınlarının bir bölümünü satmak suretiyle elde edeceği ve en fakir ülkelere dağıtacağı 6 milyar dolarının da siyasi karşılıkları beklenmelidir. Uzunca bir süredir Türkiye ile sürdürdüğü görüşmeleri, anlaşma ile noktalamayı bekleyen ancak Türkiye tarafından ilişkilerin artık eskisi gibi olmayacağının sinyallerini alan IMF'nin, perşembe günü gerçekleştirilen zirvede geri adım atması ve başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile orta yolu bulmaya çalışması, kuruluşun birtakım devletlerin ve/veya kimselerin çıkar odağı haline gelmiş olduğunun bir göstergesidir.

G-20, iflasın eşiğindeki ülkeleri ya da çoktan iflas etmiş olanları kurtarabilecek mi bilinmez. Ancak bilinen bir şey vardır ki o da eski Türk atasözünün bugünlerde epey revaçta olduğudur: "Borç alan buyruk alır."

Leia Mais…

4 Nisan 2009

Haftanın Portresi : Doç. Dr. Hanım Halilova


Dünya Gündemi Analizleri'nde bundan böyle her cumartesi günü hem Türkiye açısından hem de uluslararası politika açısından önemli kişilikleri, haftanın portresi başlığı altında ele alacağız. Tarihi veya güncel simaların hayatlarından kesitler vermek suretiyle bloga renk katacağıma inanıyorum. Bu mini-biyografilere Azerbaycan Kadın Hukukları Müdafaa Cemiyeti Başkanı Doç. Dr. Hanım Halilova ile hoş bir başlangıç yapıyoruz.


Azerbaycan'da, sürgündeki bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Hanım Halilova, Ermeni terörünü küçük yaşlardan itibaren görerek büyümüş, annesi Merife hanımın annesi ve babası Ermeniler tarafından öldürülmüştür. Bağımsız Azerbaycan davasının önderi Ebülfez Elçibey ile henüz 19 yaşındayken tanışan Halilova'nın hayatı bu tarihten sonra da büyük mücadeleler içinde geçmiştir. 1970 yılından itibaren bu davada aktif görev alan ilk kadın olma ünvanını taşıyan Halilova, 1975'te KGB'nin, eşi Refik Bey ve Ebülfez Elçibey'i gizli örgüt kurmak suçuyla tutuklamasına tanık oldu. Aynı dönemde kendisi de gözaltına alındı fakat Elçibey'in suçu kendi üzerine alması sonucunda eşiyle birlikte serbest bırakıldı. 1988'de gizli mücadelesini meydanlara taşıyan Hanım Halilova'nın, 20 Ocak 1990'da Bakü'ye giren Rus tanklarının önünde, 5 bin bayana liderlik ederek protesto yürüyüşleri düzenlemesi günümüzde halen hatırlanan bir olaydır.

1992-1993'te Cumhurbaşkanı Elçibey'in bakanlık ve makam tekliflerini kabul etmeyerek, Azerbaycan topraklarını işgalci Ermenilerden korumak için Azerbaycan Askeri Kadın Taburu'nu kurdu. Azerbaycan Kurtuluş Savaşı'nın Nene Hatun'u olarak nitelendirilen Halilova, 1991 yılından bu yana Azerbaycan Kadın Hukukları Müdafaa Cemiyeti başkanlığı görevini yürütmektedir.

1994 yılında Türkiye'ye yerleşen Hanım Halilova, siyasi mücadelesi nedeniyle Azerbaycan Devlet Üniversitesi Kimya Fakültesi'nde başladığı akademik hayatına, Moskova'da yaptığı doktorasından sonra fazlaca eğilemese ve profesörlük ünvanı alamasa da, Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi Toprak Bölümü'nde öğretim görevlisi doçent olarak görev yapmaktadır. 5 kitabı, 160 makalesi ve birçok konferans, panel, oturumlarda konuşmaları bulunan Halilova; başarılı çalışmaları nedeniyle sayısız ödül ve plakete de layık görülmüştür.

Ebülfez Elçibey'in 2000 yılındaki ölümünden bir süre önce Amerika'daki Türk yürüyüşüne katılan Hanım Halilova, buradan Avrupa'ya geçerek aralarında Almanya, Fransa, Belçika, Hollanda ve İngiltere'nin de bulunduğu bir dizi ülkede Türkiye ve Türk Dünyası konulu konferanslar verdi. Akademik kariyerinden çok farklı bir alan olan siyasetteki başarısını genç yaşta kanıtlayan ve bu birikimini günümüze taşıyan Halilova, halen Azerbaycan ve Türk Dünyası ile ilgili konferansların aranan simasıdır.

Yüreğindeki vatan sevgisi birçok gence örnek olmuş, Türk kadınının ufkunu açmış önemli bir lider olması açısından bu hafta sayın Doç. Dr. Hanım Halilova'nın kısa biyografisine yer verdik. Haftaya farklı bir portrede buluşmak üzere...

Leia Mais…

3 Nisan 2009

Arap Birliği Zirvesi


Hafta içinde Arap Birliği ülkeleri Katar'ın başkenti Doha'da biraraya geldi. Cezayir, Irak, Umman, Mısır ve Fas'ın katılmadığı, BM Genel Sekreteri Ban Ki-moon'un hazır bulunduğu konferansa Libya Devlet Başkanı Albay Muammer Kaddafi damgasını vurdu. Konuşmasında Suudi Arabistan Kralı Abdullah'ı eleştiren ve 6 yıl önce yaşadıkları diyaloga atıfta bulunarak, haklı olduğunun bugün ortaya çıktığını savunan Kaddafi, Katar emiri mikrofonu kapattıktan sonra da sözlerine devam etti. Kendisini "Arap liderlerinin başı, Afrika'nın büyük kralı ve Müslüman dünyasının lideri" olarak niteleyen ve konuşmasının kesilmesine sinirlenen Kaddafi, Suudi Arabistan'ın batı ile olan ilişkilerini eleştirerek zirveyi terk etti. (Recep Tayyip Erdoğan'ın Davos'taki çıkışına benzer bir tavır sergileyerek...)

Kaddafi'nin bu çıkışından sonra normale dönen görüşmelerde; İsrail'in yeni hükümeti, İran'ın bölgede artan nüfuzu ve teröre verdiği destek, Sudan lideri Ömer El Beşir hakkında çıkarılan tutuklama kararı gibi konular gündemi oluşturdu. Zirvede, İsrail'de Benyamin Netanyahu önderliğinde kurulacak olan koalisyonun bölge barışına katkı yapmayacağı görüşü hakim olurken, İran'ın Lübnan Hizbullahı'nı ve Hamas'ı desteklemesi de eleştiri oklarını İran'a yöneltti. Suriye'nin hararetle savunduğu ve arka çıktığı konu ise El Beşir'in tutuklanmasına yönelik kararın biran evvel geri çekilmesi ve Arap Birliği ülkeleri tarafından tanınmaması oldu. Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad'ın ileri sürdüğü bir başka görüş de İsrail'in barış görüşmelerine yanaşmamak için izlediği politikalardı. Esad, İsrail'e sunulan tekliflerin değerlendirilmediğini, gerçekten barış yanlısı bir ülkenin en azından bu amaçla görüşmelerde bulunması gerektiğini ima etti.

Zirvede yaşanan bu olayları okurken detaylara dikkat etmemiz isabetli bir analiz açısından zaruridir. Zira bütün bu gelişmelerin Arap Birliği'ndeki en önemli soruna, liderlik sorununa işaret ettiğini görmekteyiz. Uzun yıllardır yaşadıkları bölünmüşlük ve birlikte hareket etmede çektikleri güçlükler, Arap ülkelerinin ortak politikalar üretememesine yol açmaktadır. Bunun doğal sonucu olarak da Orta Doğu'da liderlik rolü için verilen mücadelede, İran, Mısır, Suudi Arabistan, Libya ve hatta Suriye öne çıkmaya çalışmaktadır. Arap zirvelerinin hemen hepsinde hissedilen genel hava bu şekildedir. Bölgedeki meselelerin çözülmesi için ilk önce halledilmesi gereken de tam olarak bu liderlik sorunudur. Hiçbir devlet diğerinin ön planda olmasını istememekte, çözüm planlarının önünü tıkamaktadır. Bu durum, kimi zaman diğer ülkelerde iç karışıklıklara yol açarak, o ülkenin dışa dönmesini engelleme şeklinde tezahür etmiştir.

Ortak hareket etmenin imkansızlığı, Araplarda bir lider beklentisine yol açmıştır. Arap halklarının bu büyük beklentilerine rağmen; herkesin, önderliğine "Evet" diyebileceği bir lider henüz ortaya çıkmamıştır. Davos Zirvesi'nden sonra Türkiye bu role soyunmuş gibi görünsede gerçekte ne Türkiye'nin böyle bir amacı ne de Arap ülkelerinin buna rızası vardır. Türkiye Cumhuriyeti böyle bir amaca uzun vadede sahip olsa bile günümüz şartlarında bu görev için hazırlıklı değildir. Hal böyleyken Orta Doğu'daki sorunlara bölge dışından müdahaleler doğal karşılanmakta ve problemler çözümsüzlüğe doğru uzayıp gitmektedir.

Leia Mais…

1 Nisan 2009

NATO'nun Yeni Genel Sekreteri Kim Olacak? (2)


...A. F. Rasmussen'in ikinci önemli dezavantajı ise, genel sekreterlik yolunda Türkiye'nin vetosuyla karşılaşma ihtimalidir. İttifakın tüm üyelerinin desteğini almış olsa bile, Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne üyeliği konusundaki karşıt görüşleri ve tutumu bilinen Rasmussen'in Türk vetosu ile karşılaşabileceği riskini de göz önünde bulundurmak gerekir. Karikatür krizinin, NATO'nun tek Müslüman ülkesi Türkiye üzerindeki izdüşümleri de böyle bir vetoyu mümkün kılan unsurlardandır. Zira Jyllands Posten gazetesinin yayınladığı karikatürlere cevaz vermek suretiyle büyük bir krize yol açan Rasmussen'in genel sekreterliği, Afganistan'da faaliyet gösteren terör örgütlerine ve bilhassa El-Kaide ile Taliban'a verilecek bir ödün olarak görülebilir. Türkiye'nin veto kararı almasına neden olabilecek bir diğer unsur da bölücü faaliyetlerini Danimarka'da sürdüren Roj TV meselesidir. Türkiye Cumhuriyeti, Danimarka'yı ve Rasmussen'i defalarca uyarmış, ancak bugüne dek yapıcı bir sonuç alınamamıştır. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Rasmussen ile yapmış olduğu görüşmeleri NTV'de katıldığı bir programda anlatmış, Roj TV konusunda Rasmussen'in tek bir adım dahi atmadığını belirtmiştir.

Bütün bu gelişmeleri yorumlarken NATO Genel Sekreterliği pozisyonu için en güçlü aday olarak gösterilen A. F. Rasmussen'in Türk vetosuyla karşılaşmaması için pozitif hamleler yapılmasının gerekliliği bir kez daha ortaya çıkmaktadır. Kendisine somut adımlarla yaklaşmayan bir lideri, böyle bir pozisyona getirmesi Türkiye'den beklenemez. Ancak bu durumda Türkiye'ye: "Öyleyse kimi destekliyorsunuz?" sorusunun sorulma ihtimali ortaya çıkmaktadır. Türkiye'nin sıcak baktığı bir aday olmadığını açıklamasına, görüşmelerin zamanı geldiğinde yapılacağı ve bir karara varılacağının belirtilmesine rağmen kamuoyunda Kanada Savunma Bakanı Peter MacKay'in adı geçmektedir.

Kanada eski Dışişleri Bakanı MacKay, 2006 yılında dönemin Türkiye Dışişleri Bakanı olan Abdullah Gül'ün Kanada ziyareti sırasında Türkiye-Kanada ilişkilerinin geliştirilmesi yolunda önemli adımlar atmış bir diplomattır. Kanada'nın 2004 yılında (sözde) Ermeni Soykırımı'nı kabul ettiğini gösteren kararı, MacKay'in dışişleri bakanı olduğu hükümet zamanında değiştirilerek söz konusu kararın geçersiz olduğunu ortaya koyan yeni bir kanun çıkarılmıştır. Bu dönemde geliştirilen ilişkilere dayanarak Türkiye'nin Peter MacKay'in adaylığını desteklediği söylenmektedir. Ancak aynı MacKay, sonraki dönemlerde Kanada'nın Ermeni Soykırımı'nı destekleyen tavrında bir değişme olmadığını da belirtmiştir. Amerikan kamuoyunun, ABD eski dışişleri bakanı Condoleeza Rice'ın sevgilisi olarak tanıdığı MacKay, Türkiye'nin NATO Genel Sekreterliği için göstereceği aday olamaz, olmamalıdır.

Yeniden mini yazı dizimizin en başına dönecek olursak; Türkiye, uluslararası ortamda artan itibarı ve gün geçtikçe tazelenen imajının doğal sonucu olarak, böylesine büyük ve etkili bir kuruluşta kendi adayını çıkarabilmeli, gerektiğinde ittifakın diğer üyelerini de kendi safına çekebilmelidir. Bölgesel bir güç olduğunu kanıtlayan Türkiye Cumhuriyeti'nin, küresel bir güce dönüşmesi küresel ölçekte yankı uyandıracak politikalar izlemesi ile mümkün olacaktır. Aksi takdirde NATO Zirveleri, topluca hatıra fotoğrafı çektirmekten başka bir anlam ifade etmeyecektir.

Leia Mais…

Dünya Gündemi Analizleri Hakkında

Bu blog, uluslararası politikada yaşanan güncel gelişmeleri takip etmek ve değerlendirmelerde bulunmak amacıyla oluşturulmuştur. İçinde yer alan yazı, yorum ve analizlerin tamamı yazarın şahsi görüşleridir. Yazıların tüm sorumluluğu blog yazarına aittir.

Güncellemeler belli bir programa göre yapılmamaktadır. Bunun yanı sıra her sabah çeşitli şekillerde güncellenmektedir. Yazılar hazırlanırken; ntvmsnbc, bbc türkçe, reuters, guardian, washington post, der spiegel, kommersant vs gibi kaynaklardan yararlanılmaktadır. Haber içerikleri bu kaynaklardan sağlanmakla birlikte, yorumlar ve analizlerin tümü blog yazarına aittir.

Blog içeriğinin, yazardan izin alınmaksızın kullanılması kanunen yasaktır. Kaynak göstererek veya yazarla irtibat kurularak yapılan alıntılara izin verilecektir.