rusya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
rusya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Aralık 2011

Kim Bu "Uzun" Adam?


2.03'lük boyuyla Amerika'da ve Rusya'da bir anda gündeme oturan ama kendisini yakından takip edenlerin çok uzun zamandır varlığından haberdar olduğu bir adam. NBA'de bu sezon draft edilecek uzun boylu bir Rus mu dediniz? Hayır. O'nun adı Mikhail Prohorov. Yaklaşık 19 milyar dolarlık servetiyle dünyanın en zengin 32. adamı ve dünyanın en zengin 3. Rus'u. Ünlü NBA takımı New Jersey Nets'in sahibi ve 2012 Rusya Başkanlık seçimlerinde Vladimir Putin'in rakibi.
Prohorov bir oligark. Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından başlatılan "şok terapisi" programı kapsamında, devlet kontrolünde bulunan ve sürekli zarar eden işletmeleri yok pahasına satın alıp, ticari zekalarını yatırımların potansiyelleri ile birleştirip bir anda zengin olan Ruslardan biri. 1989'da Moskova Finans Enstitüsü'nden onur derecesiyle mezun olduktan sonra girdiği bankacılık sektöründe hızla yükseldi ve küçük çaplı bir servet edindi. Yeltsin ile ilişkisini geliştirdi. 1995 yılında Başbakan Yardımcısı Vladimir Potanin'in de yardımlarıyla Norilsk Nikel'i kurdu. Kısa süre sonra madencilik sektöründe zirveye ulaştı. Norilsk'i, Rusya'nın en büyük altın üreticisi olan Polyus ile tamamladı. 2007'de Vladimir Potanin ile uzun yıllardır süren ortaklığını sona erdirdi ve Potanin'in şirketi Interros'taki hisselerini sattı. Bu satıştan edindiği yaklaşık 7.5 milyar doları ONEXIM grubunu oluşturmak için kullandı ve tüm şirketlerini bu yatırım fonu altında birleştirdi. 2008'de Rönesans Yatırım Bankası'nı, 2010'da da NBA takımı New Jersey Nets'i satın aldı.
Prohorov, bu büyük servetini şüphesiz, yöneticilerle iyi ilişkilerine borçlu. 1993-1999 arasında Yeltsin'in ekibi, 2000 sonrasında ise Putin'in ekibi Prohorov'un giderek büyümesine izin vermiştir. Bilhassa Putin'in, göreve gelir gelmez Rusya'yı sömüren oligarklara savaş başlatmasına, Boris Berezovski ve Mikhail Hodorkovski gibi iş adamlarını alt etmesine rağmen Prohorov'a dokunmaması manidardır. Putin, siyasi ihtiraslara kapılıp kendi yönetimine karşı gelmeyeceğini düşündüğü oligarkları kollamış, üçüncü ülkelerin maşası haline gelenleri ise gözden çıkarmıştır. 2010'un Mayıs ayına kadar Prohorov da ilk grupta yer almaktaydı ancak Amerika'daki yatırımlarına ağırlık verip Putin ile arası bozulunca Prohorov da ikinci gruba düştü.
Bu tarihten yaklaşık bir yıl sonra Prohorov; Norilsk, Polyus ve ONEXIM'deki görevlerini bıraktı ve siyasete gireceğini açıkladı. Haziran ayında Putin'e karşı alenen bayrak açtı. Geçtiğimiz günlerde ise 2012 Başkanlık Seçimleri'nde yarışacağını açıkladı.
Prohorov'un adaylığı çeşitli spekülasyonlara da sebep oldu. Hatta Putin'in gizli adayı ve "fake" rakibi olduğu bile iddia edildi. Ancak bugünden itibaren 2 milyon imzayı topladığı anda Prohorov, Putin'in karşısına çıkabilecek. Buradan hareketle 2012 Başkanlık Seçimleri ile ilgili analizlere değinecek olursak:
- Vladimir Putin Mart ayında yapılacak olan Başkanlık Seçimleri'nde karşısına kim çıkarsa çıksın seçimi kazanacaktır.
- Prohorov'un adaylığı, deyim yerindeyse "kanına giren" Batılı ortakları sayesinde gerçekleşmiştir. Prohorov'un seçimi kazanması en gerçekçi ifadeyle bir mucizedir.
- Prohorov, Putin'in karşısına çıkan diğer oligarklar gibi yaptırımlarla karşılaşmayacaktır. (Hodorkovski gibi hapse atılmayacaktır) Zira birçok yatırımını Rusya dışına taşımıştır. Rusya içerisinde kalanların ise "devletleştirileceği" açıktır.
- Seçimlerde Putin'in en önemli rakibi yine Komünist lider Gennadi Zyüganov olacaktır. Prohorov, ancak Komünistler kendisine oy verdiği ve Putin'in tek rakibi olduğu takdirde iddialı konuma gelebilecektir. Rus muhalefetinin güçlerini birleştireceğini söylemek ise bugün için imkansızdır.
- Tüm bunlara rağmen Vladimir Putin'in ne 2004 Başkanlık Seçimleri'nde aldığı %71'lik oyu ne de Dimitri Medvedev'in 2008 Başkanlık Seçimleri'nde aldığı %70'lik oyu alması mümkün değildir. Putin'in %40-50 arasında bir oy oranı ile seçimi kazanacağı öngörüsünde bulunmak yanlış olmayacaktır.

Leia Mais…

27 Temmuz 2009

Rusya Sıcak Denizlerde


Kısa bir aradan sonra yorumlamaya değer ilk gelişmede de aktör değişmedi : Binyıllık hayalini gerçekleştiren Rusya. Suriye'nin Tartus limanında bulunan ve SSCB'nin dağılmasından bu yana kullanılmayan deniz üssünün restorasyonu konusunda Rusya ve Suriye anlaştı. Bu deniz üssü sayesinde Rusya, Akdeniz'e ulaşarak sıcak denizlere inme politikasını da hayata geçirmektedir. Ancak bu sefer durum biraz farklı. Zira Rusya'nın Akdeniz'deki varlığı doğrudan veya dolaylı olarak Türkiye'yi tehdit etmemektedir. Suriye, bu limanın yeniden açılması karşılığında Ruslardan alacağı S-300'ler (karadan havaya balistik/anti balistik füzeler) yüzünden böyle bir anlaşmaya evet demiştir. Çünkü kendi hava savunma sistemini çağ atlatacak olan bu füzeler sayesinde Suriye, İsrail'e gözdağı vermek ve bu ülkeyi kendisine karşı gerçekleştirmesi muhtemel saldırgan eylemlerden caydırmak istemektedir. Dolayısıyla Rusya-Suriye anlaşmasından asıl çekinmesi gereken devlet İsrail'dir. Lübnan'a ve Golan Tepeleri'ne oldukça yakın olan bu liman sayesinde İsrail, bir sonraki hamlesinden önce iki kez düşünmek zorunda kalacaktır.

Her ne kadar Doğu Akdeniz'deki Rus varlığını Rusya'dan başka destekleyen bir ülke olmasa da, Ruslar'dan bu konuda yeni hamleler beklenebilir. Libya ve Yemen ile temaslarda bulunulması da bunun bir göstergesidir. Tartus limanı, tadil edildikten sonra, Soğuk Savaş'tan bu yana Rusya'nın, eski Sovyet coğrafyası dışında açtığı ilk askeri üs olacaktır. Ancak bu limanın önemi uluslararası basının atfettiği veya İsrail'in korktuğu kadar yüksek değildir. Rusya'nın Karadeniz donanmasından yalnızca "Büyük Petro" ve "Amiral Kuznetsov" adlı iki geminin bu limanda bulunacak olması İsrail'in, ABD'nin ve NATO'nun deniz gücü dikkate alındığında sembolik bir anlam taşımaktan öteye gitmeyecektir. Fakat Rusya, diğer bütün meselelerde olduğu gibi, Orta Doğu'dan da dışlanmak istememekte, bölgeye ne şekilde olursa olsun girmeye çalışmaktadır. Eski ihtişamlı günlerin özleminde olan Rusya, yeniden bu konumu elde edebilmek için çok mühim iki aracı kullanmaktadır. Bunlardan ilki enerji, ikincisi ise silah ticaretidir. Üstün teknoloji ürünü silahları sayesinde sıcak çatışma riski bulunan ülkelerle ilişkilerini sağlamlaştırmaktadır. Suriye ile yaptığı bu anlaşmayı da aynı çerçevede değerlendirmek mümkündür. Zira Suriye, S-300 füzelerinin yanısıra yine son teknolojiye sahip SS-26 İskender-E tipi füzeler ile gelişmiş anti-tank sistemleri alma taahhüdünde bulunmuştur. Sonuç olarak Rusya, yukarda bahsedilen araçları kullanmak suretiyle siyasi kazançlar elde etmektedir ve bu politikasından yakın gelecekte vazgeçmesi beklenmemektedir.

NOT-1 : Rusya'nın Tartus limanında kullanacağı askeri üs, Karadeniz ve Akdeniz Komutanlığı olarak faaliyet gösterecektir. Dolayısıyla Karadeniz'in ve Türk Boğazları'nın statüsü yeniden gündeme gelecektir.

NOT-2 : Rusya; enerjiyi Gazprom, silah ticaretini de Rosoboronexport adlı devlet şirketleri aracılığıyla politik güç olarak kullanmaktadır.

Leia Mais…

15 Temmuz 2009

Nabucco'ya "Gaz Verenler"


Uluslararası İlişkiler ve Dünya Gündemi Analizleri'ni kurduğum günden beri ilk kez bir konu hakkında arka arkaya iki ayrı yazı yayınlamış olacağım fakat Nabucco, bundan daha fazlasını hak eden bir proje. Önceki yazıda genel bilgiler ve yorumlara yer vermiş, derine inememiştik. Bu yazıda ise Nabucco Projesi'nde dikkati çekmeyen, üzerinde durulmayan ve basında fazlaca yer bulamayan gelişmelere değineceğiz.

Bilindiği üzere Nabucco, Avrupa'nın enerjide Rusya'ya olan bağlılığını azaltmayı (ortadan kaldırmayı değil) ve Avrupa Birliği'nin, doğusundaki ülkelerle olan ilişkilerini geliştirmeyi hedeflemektedir. 3300 kilometre boyunca, üzerinden geçtiği ülkeleri birbirine bağlayacak olması bir yana, modern küresel konjonktürdeki en önemli zenginlik olan enerjinin söz konusu ülkeler tarafından paylaşılacak olması da Nabucco'nun yalnızca ekonomik faydadan ibaret olmadığının göstergesidir. Dolayısıyla, Nabucco Projesi'ne siyasi açıdan bakıldığında işlerin karmaşık hale gelmesi engellenememektedir. Bu durumun en önemli sonucu da, boru hatlarını besleyecek olan doğalgazın veya petrolün (biz burada genel anlamda enerji diyeceğiz) hangi yollarla, kimler tarafından, hangi miktarda projeye aktarılacağı sorunudur. Boru hatlarını, canlılardaki damarlara benzetirsek, içinden kan geçmeyen damarların hiçbir işe yaramayacağını söyleyebiliriz. Yani boru hatları hayati sıvı olan enerjiyi bir yerden bir yere taşımakta kullanılan araçlardır. İşte tam da bu noktada olayın siyasileşmesine sebep olan devletlerden Rusya Federasyonu önemli bir çıkış yaptı ve başbakan Vladimir Putin "Bazı devletlerin toprağı kazıp borular döşemesi bizim için sorun teşkil etmez" diyerek içi doldurulamayacak olan bir boru hattı inşa etmenin gereksiz olduğunu belirtti. Bir diğer önemli aktör, ABD ise, projeyi açıktan desteklememekte. Fakat Amerika'nın projeye karşı olduğunu söylemek henüz mümkün değil. Zira projeye gaz vermesi planlanan İran, iç siyasi tartışmalarla boğuşmakta ve Nabucco'daki geleceği tartışılmaktadır. ABD'nin tavrının İran'daki gelişmelere göre şekilleneceğini tahmin etmek zor değil. Buna karşılık projenin ana kaynağı Azerbaycan'ın, ispatlanmış yaklaşık 1.5 trilyon metrüplük doğalgaz rezervinin, Nabucco'nun kapasitesi olan yıllık 31 milyar metreküpü tek başına karşılaması da beklenmemektedir. Ankara'daki imza töreninde hazır bulunan Irak başbakanı Nuri El-Maliki'nin de Nabucco'ya gaz vermeye hevesli olduğu bilinmektedir. Ayrıca bölgede Türkiye'nin öncülüğünde yaşanan bu hızlı jeopolitik gelişmelerden dışlanmak istemeyen Suriye de projeye dahil olmak istemektedir. Enerji ihracının büyük çoğunluğunu Rusya'ya yapan Türkmenistan ise, bu ülkenin doğalgaz alımını azaltması üzerine, artan doğalgazı Nabucco'ya verebileceğini belirtmiştir.

Tüm bunlardan çıkarılacak sonuç ise, başbakan ile enerji bakanı tarafından dile getirilen ve Rusya'nın da Nabucco'ya dahil olabileceğini öngören planın, Nabucco'yu ana amacından bir hayli saptıracağıdır. Buna rağmen projeyi, Rusya'yı küstürmeden hayata geçirmek esas alınmalıdır. Rusya-Türkiye arasındaki Mavi Akım'ın, Rusya-Bulgaristan-Yunanistan arasındaki Burgaz-Dedeağaç'a engel olmadığı gibi Nabucco'nun da Mavi Akım-2'ye engel olmaması gerekmektedir. İran'daki durumun kritik olması bu ülkeden gelecek doğalgazı da askıda bırakmaktadır. Buna karşılık da Türkmenistan, Irak ve Suriye gibi seçenekleri değerlendirmek, hem boru hatlarının boş kalmasını önleyecek hem de Türkiye'nin bahsi geçen ülkelerle ilişkilerini kuvvetlendirecektir. Nabucco Projesi'ni hiçbir baskıya veya tehdide boyun eğmeden hayata geçirmek, bölgesel ve küresel politikalarda Türkiye'nin elini güçlendirecek, Türkiye'den Avrupa'ya giden otoyolların yanına inşa edilecek olan enerji yolları da Türkiye'nin AB'ye tam üyelik sürecini hızlandıracaktır.

Leia Mais…

13 Temmuz 2009

Nabucco Projesi


Son günlerde popülaritesi giderek artan bir doğalgaz boru hattı projesi olan Nabucco, ismini ünlü Babil Kralı Nebuchadnezzar'dan almaktadır. Rusya'nın enerji piyasasındaki baskın rolünü kırmayı ve Avrupa'nın doğalgaz ihtiyacını alternatif bir yoldan karşılamayı hedefleyen Nabucco, enerji kaynaklarının çeşitlendirilmesi açısından atılan önemli bir adımdır. Zira günümüzde özellikle Doğu Avrupa ülkelerinin, içinde Rusya bulunmayan bir proje sayesinde enerji ihtiyacını karşılaması neredeyse imkansızdır. İşte, Nabucco'nun önemi tam da buradan gelmektedir: Rusya'nın yüksek fiyatlarla sattığı doğalgazı bile her an kesebilecek olma ihtimalini, daha güvenli ve ucuz bir kaynakla ikame etmek. Birçok konuda birbirlerinden farklı politikalar benimseyen 9-10 ülke, bu hat sayesinde ortak bir paydada buluşacaklardır. Bu noktada hattın güzergahı ve taşıyacağı doğalgaz miktarıyla ilgili birkaç bilgi vermemiz gerekmektedir. Hattı dolduracak doğalgazın Azerbaycan ve İran'dan alınacağı kesinleşmiş olmakla birlikte, boru hattında yaşanan bir patlama sonrasında Türkmenistan'dan doğalgaz almayı kesen Rusya sayesinde, Türkmenistan'ın da Nabucco'ya katkıda bulunabileceği belirtilmektedir. İran'dan ve Azerbaycan-Gürcistan üzerinden Türkiye'ye ulaşacak olan boru hattı, Erzurumda birleşecek, hattın en uzun, en önemli ve en hayati kolu olan Türkiye bölümünü oluşturacaktır. Yaklaşık 2000 kilometresi Türkiye içinde olan Nabucco (toplam 3300 km), Erzurum'dan Ankara'ya oradan da Bulgaristan'a varacaktır. Türkiye'nin boru hattından ne kadar doğalgaz çekebileceği henüz belli olmamakla birlikte bu oranın %15 civarında olduğu konuşulanlar arasındadır. Bulgaristan'dan sonra Romanya, Macaristan, Avusturya ve Çek Cumhuriyeti'ne kadar uzatılacak olan Nabucco'nun daha sonraki aşamalarda İtalya, Almanya ve diğer Doğu Avrupa ülkelerine ulaştırılması da planlanmaktadır.

Projenin en önemli yanının Rusya'yı ve Rus enerji devi Gazprom'u dışarda bırakması olduğunu belirtmiştik. Fakat yaşanan yeni gelişmeler ışığında durumun yakın gelecekte değişme ihtimali bulunduğunun da altını çizmemiz gerekir. Zira projeden dışlandığını hisseden Rusya, alternatif erneji hatlarına yönelmiş ve Türkiye, İran, Azerbaycan ve diğer Doğu Avrupa ülkelerini by-pass ederek Burgaz-Dedeağaç projesini geliştirmiştir. Ayrıca Türkiye'yi kendi safına çekebilmek amacıyla Mavi Akım-2 projesini ortaya atmıştır. Dolayısıyla, enerji arenasında Rusya'sız seçeneklerin giderek azaldığı bir ortamda, yıllık 31 milyar metre küp doğalgaz taşıması hedeflenen Nabucco'ya da Gazprom'un çok geçmeden katılacağı öngörüsünde bulunabiliriz.

Projede yer alan ülke liderlerinin katılımıyla, imzaları 13 Temmuz'da atılacak olan ve yapımına 2010'da başlanması planlanan Nabucco; Avusturya'dan OMV, Türkiye'den BOTAŞ, Macaristan'dan MOL, Bulgaristan'dan Bulgargaz ve Romanya'dan Transgaz'ın %20'şer hissesiyle beş ortaktan oluşan bir teşekküldür. Fakat geçen sene Alman RWE'nin katılımıyla altı ortaklı bir projeye dönüşmüştür. RWE'nin Nabucco'ya sonradan katılması, projede yer almak isteyen Fransız Total ve Gaz de France, Alman Ruhrgas, Polonyalı PGNiG, Azerbaycan Devlet Petrol Şirketi SOCAR ve Rus Gazprom gibi şirketlerin elini güçlendirmiş, yeni katılımların önünü açmıştır.

Her ne kadar enerji sektöründeki bir atılım olarak değerlendirilse de, Nabucco'nun siyasi hamlelerden bağımsız olduğunu düşünmek yanlıştır. Bir yandan Rusya, İran'ı güvenilmez olarak nitelemekte, diğer yandan Türkiye, Fransa'nın katılımına karşı çıkmaktadır. Adı geçen tüm ülkelerin katılması ise projenin değerini düşürecek, planlanan hedeflerden uzaklaşılmasına neden olacaktır. Tüm bunlar biraraya geldiğinde, birçok devletin katıldığı bir siyasi poker oyunu ile karşılaşmaktayız: Politik eli en güçlü olan ve kozlarını en iyi oynayanın kazanacağı bir poker oyunu...

Leia Mais…

10 Temmuz 2009

Obama'nın Rusya Ziyareti


ABD Başkanı Barack Obama, Rusya Federasyonu'na (RF) resmi bir gezi düzenliyor. Senatörken yaptığı Rusya ziyaretinden pek de hoş anılarla ayrılmayan Obama (Urallarda tutuklanıp nezarete atılmıştı), başkanlık döneminde arasını iyi tutmaya çalıştığı Medvedev-Putin ikilisiyle görüşmelerde bulundu. Tüm dünyanın gözü bir anda bu ziyarete çevrilirken beklentiler de doğal olarak büyüktü. Ancak Obama'nın özellikle Putin ile yaptığı görüşme bir hayli gergin geçti. Gerginliğin sebebi de Obama'nın basına verdiği, Rus liderin mizacını ve düşünce yapısını eleştiren demeciydi. Medvedev'in liberal görüşleri Obama tarafından takdir görse de, ABD tarafında asıl gücün kimde olduğuna dair (Putin mi? Medvedev mi?) tereddütler mevcut. Yine de bu tereddütler, süresi dolan START'ın (Stratejik Silahların Azaltılması Anlaşması) yerine yeni bir anlaşma yapılmasına engel olmadı. Rusya'nın en büyük çekincesi olan Doğu Avrupa'daki anti-füze sistemlerinin geleceği ise hala büyük bir muamma. Zira ABD, söz konusu sistemlerin Rusya'ya karşı olmadığını her fırsatta yinelemekte fakat bu açıklamalarında inandırıcılığı sağlayamamaktadır.

Obama'nın Rusya ziyaretini, uluslararası ilişkilerde yeni bir eksen kayması olarak değerlendirenler olsa da, bana göre stratejik bir Rus-Amerikan ittifakının önünde iki büyük engel bulunmaktadır. Bunlardan ilki Rus yönetim sisteminin kendine özgü niteliğidir. Gerektiğinde anti-demokratik hatta despotik bir rejime dönüşebilen ancak herşeye rağmen halkın %90'ını sürekli memnun etmeyi başarabilen bir sistem. Şüphesiz bunda Rus tarihinin, kültürünün ve sosyolojik yapının da büyük payı vardır. Fakat belirtilen unsurlar Amerikalılara oldukça yabancı gelmektedir. İran-Çin stratejik ortaklığına karşı oluşacağı söylenen Rus-Amerikan ittifakının önündeki ikinci büyük engel ise, Ruslardaki tarihi şüphecilik olgusudur. Zira Rusya, sürekli olarak Batı'dan kendisine yönelik bir tehdit algılamakta, NATO ve AB genişlemelerini kendisine karşı yapılan hareketler olarak görmektedir. Bu durum yalnızca Rusya'nın da NATO'ya dahil olmasıyla önlenebilir ki bu önermenin gerçekleşmesi neredeyse imkansızdır. Rusya'nın Batı'dan algıladığı tehdidin hiçbir şey ile kıyaslanamayacak olması, statükonun uzunca bir süre daha bugünkü haliyle devam edeceğinin göstergesidir.

Tüm bunların dışında Obama'nın Rusya ziyareti bir takım yeni gelişmelere gebe olabilir. Örneğin Rusya, Ukrayna ve Gürcistan'ı da kapsayan NATO genişlemesinin durdurulması karşılığında, İran'ın nükleer programı konusunda, BM Genel Kurulu'nda ABD'ye destek vermeyi kabul etmiş olabilir. Bir diğer yeni gelişme de, ABD askerleri ve askeri teçhizatının Rusya üzerinden Afganistan'a girmesi hususunda yapılan anlaşmadır. Rusya'nın, hava sahasını durup dururken ABD'ye açması beklenemez. 1962'de yaşanan Küba Krizi'nin sonuçlarından aldığımız bir ders varsa o da Rusya-ABD ikili ilişkilerinde mütekabiliyet ilkesinin mutlak suretle geçerli olduğudur. Rusya ile ilişkileri yeniden başlatmayı temel hedef seçmiş olan Obama'dan, görev süresi boyunca benzer hamleler beklemek mümkündür.

NOT: Resim 4 Temmuz tarihli The Economist'in kapağından alınmıştır.

Leia Mais…

24 Haziran 2009

Rusya'nın Afrika Açılımı


Rusya Federasyonu (RF) Devlet Başkanı Dimitri Medvedev, 4 gün sürecek Afrika ziyareti kapsamında Nijerya, Angola, Mısır ve Namibya'yı ziyaret ediyor. Soğuk Savaş'tan bu yana Afrika ülkeleriyle olan ilişkileri giderek seyrekleşen Rusya'nın, Putin'den sonra Medvedev ile de bölgeye ilgi göstermesi aslında süpriz değil. Zira enerji alanında global bir aktör konumundaki RF, zengin yeraltı ve yerüstü kaynaklarına sahip Afrika ülkeleri ile irtibatını koparmamaya çalışmaktadır. Rusya'nın bölgeden uzak kaldığı yıllarda; ABD, Çin, Fransa gibi küresel rakipleri Afrika'yı yeni nüfuz alanı olarak belirlemiş ve her biri kıtanın çeşitli bölgelerinde kendi enerji şirketleri vasıtasıyla etkinlik kazanmıştır. Durum böyleyken giderek azalan kaynaklar ve bununla doğru orantılı biçimde artan enerji ihtiyacı Rusya'yı Afrika alternatifine yöneltmiştir.

Medvedev'in ziyaret edeceği ülkeler arasında bulunan Nijerya, zengin petrol kaynakları sayesinde süper güçlerin dikkatini uzun zamandır üzerinde taşımakta. Özellikle Chevron ve Exxon Mobile'in bölgedeki yatırımları bilinmektedir. Dünyanın en hızlı gelişen ekonomilerinden biri olan Angola ise petrol, doğalgaz ve elmas rezervlerinin yanı sıra önemli oranda hidroelektrik potansiyeline sahip bir ülke. Aralarında Chevron, British Petroleum, Petrobras gibi enerji devlerinin bulunduğu bir dizi şirketin Angola'da yatırımları bulunmaktadır. Namibya'nın da önemli elmas, altın, gümüş ve bilumum metal madenleri ile zengin uranyum kaynakları mevcuttur. Rusya'nın Afrika'daki varlığı son yıllarda değerli metaller ve altın, elmas gibi emtialar üzerinde şekillendiğinden ve enerji pastasındaki büyük paylar Amerika, Çin, İngiltere, Fransa, Brezilya gibi küresel rakiplere düştüğünden RF, pastanın yeniden paylaşılması taraftarıdır. Bu çerçevede Rusya, Afrika'daki enerji savaşlarına bir şekilde dahil olmayı planlamaktadır. Medvedev'in ziyaretlerinin Mısır ayağı da buna kanıt olarak gösterilebilir. Zira Rusya, Mısır'dan ve Nijerya'dan Avrupa'ya yapılması planlanan petrol ve doğalgaz boru hatlarını, devlet kontrolündeki enerji şirketi Gazprom vasıtasıyla yapmayı düşünmektedir. Petrol arama, çıkarma, ulaştırma vs gibi faaliyetlerinin yanı sıra, gelişmiş teknolojisi sayesinde Gazprom, boru hattı inşasında dünyanın en önde gelen kuruluşlarından biri olarak nitelenmektedir.

Sonuç olarak Medvedev'in Afrika ziyaretlerini Rusya'nın gerçekleştirdiği bir dış politika hamlesi olarak görmektense; Rusya'yı, küresel enerji savaşının Afrika cephesine katılan yeni bir aktör olarak değerlendirmek daha doğru olacaktır.

Leia Mais…

19 Haziran 2009

Bazıları "Sert" Sever


Rusya Federasyonu Başbakanı Vladimir Putin'e çok yüksek oranlarda destek veren Rus halkından bahsediyorum. Evet, "sert" seviyorlar. Zira Putin'in devlet başkanlığı günlerinden kalma sertliğini ve karizmasını, koltuğu Medvedev'e bırakarak başbakan olduğundan bu yana göremeyen Ruslar, O'nun bu halini unutmaya başlamışken geçen hafta yaşanan bir olay ile hafızaları tazelendi. Ülkedeki binlerce sanayi kentinden biri olan ve St.Petersburg'un 240 km güney doğusunda bulunan Pikalyevo'da halk, fabrikaların kapatıldığından, maaşların ödenmediğinden şikayet etmekteydi. Bu şikayetleri önemseyerek bölgeyi ziyaret etmeye karar veren başbakan Putin, gitmeden evvel ilgili tüm bürokratlara, fabrika yetkililerine ve Rusya'nın en zengin adamı olan Oleg Deripaska'ya haber yollayarak, kendisiyle orada buluşmaları talimatını gönderdi. Ziyaret gerçekleşti, Putin RusAL'in alüminyum, çimento ve kereste fabrikalarını tek tek denetledi ve bu işletmelerin birer "çöplük" olduğuna kanaat getirdi. Arkasından işadamlarına ve RusAL'in sahibi Deripaska'ya fabrikaların yeniden faaliyete geçirileceğine aksi takdirde millileştirileceğine dair bir anlaşma imzalattı. Çok sinirli olduğu her halinden ve hareketinden belli olan Putin, 1999 yılında devlet başkanı olmadan önce oligarklarla benzer bir anlaşma yapmıştı. SSCB'nin dağılması ile birlikte ortaya çıkan ve devlete ait bütün teşekkülleri yok pahasına satın alıp zengin olan bu kesim, Putin'in iktidara gelişi ile devleti zarara uğratmayacaklarına dair taahhütte bulunmuşlardı. Fakat ekonomik krizin de etkisiyle bu sözlerini tutamayacaklarını anlayan Deripaska gibi bazıları, Putin'in sertleşebileceğini düşünmeden fabrikaları kapatabileceklerini hayal ettiler. Yanıldıkları ortaya çıktı ve Putin, Rus halkının gözünde yitirmeye başladığı itibarını yeninden kazandı. Hala ilk günkü gibi sert, tavizsiz, milliyetçi ve halkçı olduğunu kanıtlarcasına oligarkları yola getirdi. Daha önce Mikhail Khodorkhovsky ve Boris Berezovsky'e açıkça savaş ilan eden Putin, Pikalyevo'daki son hamlesiyle oligarklara karşı savaşa devam edeceğini de kanıtlamış oldu. Bu mücadelenin son halkasını ise, Antalya'da 1.5 milyar dolar yatırım yaparak Mardan Palace adlı bir otel yaptıran ve açılışa dünyaca ünlü Hollywood yıldızlarını davet eden Telman İsmailov oluşturmakta. Türk basınında Azeri işadamı olarak anılan ancak aslen Yahudi olan İsmailov, Moskova'daki Çerkes Pazarı'nın ve birçok restoranın da sahibi. Rus basınında çıkan "Burada kazanıyor, Türkiye'de harcıyor" haberlerinden sonra, Putin'in talimatıyla Çerkes Pazarı'ndaki yaklaşık 2 milyar dolar değerindeki mallara el konuldu. Sonuçta başbakan Putin, demir yumruğunun eskisi gibi sağlam olduğunu herkese hatırlattı.

Dünya gündeminin Obama ile yatıp Obama ile kalktığı şu günlerde, Vladimir Putin, böylece dünyanın en kayda değer liderlerinden biri olduğunu tekrar kanıtlayarak gündeme oturmayı başardı ve krizi bahane edip yatırımları askıya alması muhtemel diğer oligarklara da gözdağı vermiş oldu. Krizin etkileri tamamen yok olmadıkça Putin'den benzer hamleler beklemek ise Rusların tek ümidi...

Putin'in Oligarkları Hizaya Çekişi (NTV)

Leia Mais…

27 Mayıs 2009

Kilit Ülke : Bulgaristan


Avrupa Birliği'nin 2007'deki genişlemesinde bünyesine kattığı Bulgaristan'ın, uluslararası politikadaki önemi şu sıralarda yükselişe geçti. Zira Bulgaristan, AB üyesi olmanın getirileri, komşularıyla olan ilişkilerinde tutturmuş olduğu ölçü ve Batı ile Rusya arasında kurmaya çalıştığı denge sayesinde Balkanlar'da ve Karadeniz havzasında giderek daha kilit bir role soyunmakta. Bu rolünün pekişmesine en büyük katkıyı sağlacayak olansa, Azerbaycan ve İran petrolünü, Türkiye üzerinden Avrupa'ya taşıyacak olan Nabucco Boru Hattı Projesi'dir. Nabucco sayesinde Balkanlar ve özellikle Doğu Avrupa, enerjide Rusya'ya olan bağımlılıklarını azaltmayı amaçlamaktadırlar. Türkiye'den sonra, projedeki en önemli ülke Bulgaristan'dır. Zira petrolü Avrupa'ya ulaştıracak olan ülkenin, AB üyesi olması Nabucco'nun etkin ve başarılı bir proje olmasının yolunu açacaktır.

Rusya'yı "by-pass" etmek suretiyle enerjinin Doğu'dan Batı'ya taşınması, şüphesiz Ruslara hamle yapma şansı tanımaktadır. Rusya Federasyonu (RF), öncelikle devlet kontrolündeki enerji şirketi Gazprom ve alt kuruluşları vasıtasıyla Nabucco Projesi'nde hisse sahibi olan şirketlerin bir kısım hisselerini satın almaya çalışmıştır. Bunda kısmen başarılı olsa da, Azerbaycan ve İran'ı tüm çabalarına rağmen ikna edememiştir. Bu silahı geri tepen RF, daha sonra Nabucco'ya alternatif başka yollar ve boru hattı projeleri üretmiştir. Bunlardan en önemlisi olan Güney Akım, Karadeniz'in altına döşenmesi planlanan boruları Bulgaristan'ın Varna kentinden karaya çıkarmayı amaçlamaktadır. 2008 yılında anlaşmaları yapılan Güney Akım'ın, Bulgaristan'dan sonra Yunanistan, İtalya ve Avusturya'ya ulaşması planlanmıştır.

Nabucco ve Güney Akım Projeleri'nin ikisinde birden yer alan kilit ülke Bulgaristan'ın yakın gelecekte bir seçim yapmak zorunda kalması muhtemeldir. Zira ucuz ve güvenilir enerjiye hasret kalan Avrupa'nın, Rus tehdidini görmezden gelmesi imkansızdır. Bu durumda AB üyesi Bulgaristan'ın, Avrupa'dan ve Rusya'dan gelecek baskılar yüzünden kendi başına karar alması zorlaşacak, daha fazla baskı ve yaptırım uygulayan tarafın dediği olacaktır. Son olarak, "Enerji Savaşları"nın hiçbir zaman gerçek savaşa dönüşme ihtimali bulunmadığını, bunun ekonomik ve dış politik bir silah olduğunu belirtip, devletlerin dış politikada karar alma süreçlerini etkileyen "Enerji" unsurunun, 21. yüzyılın ortalarına dek gündemi oluşturacağı öngörüsünde bulunabiliriz.

Leia Mais…

22 Mayıs 2009

Uzun Menzilli Füze Denemeleri


Son yıllarda sıkça duyduğumuz bir olay haline gelen "Uzun Menzilli Füze Denemeleri", Dünya Gündemi'nde önemli yankılar yaratmaktadır. Alışıldığı üzere bu tür deneyleri genellikle Rusya Federasyonu, uçsuz bucaksız steplerde yapmakta, bazen de nükleer başlık kullanarak nüfus yoğunluğu sıfıra yakın olan topraklarına kırmızı, yeşil, turuncu gibi çeşitli renklerde kar yağdırmaktadır. Rus basınında her yıl en az bir kez yer alan bu tür haberler, yabancı basınlar tarafından da ilgiyle takip edilir olmuştur. Ancak son günlerde daha ilginç bir takım füze denemeleri gündemde kendine yer bulmakta. Örneğin Kuzey Kore'nin fırlattığı ve parçalarının başarılı bir şekilde Japon Denizi'ne döküldüğünü açıkladığı uzun menzilli füzesi, yabancı basında (özellikle ABD) fırlatılanın füze değil, uydu olduğu şeklinde yer almıştır. Buna rağmen ABD, Güney Kore, Japonya ve Çin teyakkuza geçmiş, denemenin ayrıntılarını öğrenmeye çalışmıştır.


Benzer denemelerin bir yenisi geçen hafta Hindistan tarafından gerçekleştirildi. Pakistan ile arasındaki Keşmir Sorunu yüzünden "uluslararası arenadaki en gergin yay" olarak nitelenen Hindistan'ın bu denemesi de tıpkı Kuzey Kore'ninki gibi, uluslararası camia tarafından tepkiyle karşılanmıştır. Rusya, Hindistan ve Kuzey Kore'den sonra İran da adı geçen devletlerden geri kalır bir yanı olmadığını haykırırcasına uzun menzilli balistik füze denemesinde bulundu. ABD Savunma Bakanı Robert Gates, denemenin başarılı olduğunu açıklarken, ABD'nin bu tür deneyleri çok yakından takip ettiğini de kanıtlamış oldu.

Kısa, orta ve uzun menzilli balistik füzelerin önemi, bu makinelere monte edilen nükleer başlıklardan kaynaklanmaktadır. Karadan karaya, karadan havaya vs gibi çeşitleri bulunan füzelerin, nükleer aparatları ile birlikte yaratacağı hasarın boyutları korkunç olacaktır. Dünya kamuoyunu, Soğuk Savaş'tan bu yana en çok korkutan olgu olan nükleer savaş, belki de hiçbir zaman gerçekleşmeyecektir. Ancak bu denemelerin, çatışmaların muhatabı olan, kötü üne sahip ülkeler tarafından şov amaçlı da olsa yapılmaları bile tedirginlik yaratmaktadır. Kuzey Kore-Güney Kore, Pakistan-Hindistan, İran-İsrail, Rusya-NATO gibi en ufak bir kıvılcımda patlamaya hazır bombaların üstünde oturan dünya için bu deneyler, büyük önem taşımaktadır. Bir gün İran'ın deney amaçlı fırlattığı (muhtemelen birden çok nükleer başlık taşıyan) Şahap-3 füzelerinden birinin İsrail'i yanlışlıkla vurması, Orta Doğu ve dünya açısından çok vahim sonuçlar doğurabilir. Bu yüzdendir ki, uranyum zenginleştirmek suretiyle nükleer güce erişen devletlerin, silahları sınırlandırılamasa da, deneylere yönelik bir takım tedbirler alınmalı, uzun menzilli füze denemeleri bazı koşullara bağlanmalı ve uymayanlara karşı da caydırıcı yaptırımlar uygulanmalıdır. Daha doğrusu varolan kuralların hayata geçirilmesi için önemli adımlar atılmalıdır.

:BİLGİ NOTU:
-----------------------------------------------------------------------------------------
SRBM : Short-range Ballistic Missile (Kısa Menzilli Balistik Füze) -- 1000 km'den az-- Agni I/Hindistan, Jericho I/İsrail, Yıldırım I-II/Türkiye, İskender/Rusya, Şahab2/İran, Pakistan, ABD, Güney Kore
MRBM : Medium-range Ballistic Missile (Orta Menzilli Balistik Füze) -- 1000-3000 km --Agni II/Hindistan, Jericho II/İsrail, Şahab 3/İran, Şahin I/Pakistan, Çin, Kuzey Kore
IRBM : Intermediate-range Ballistic Missile (Uzun Menzilli Balistik Füze) -- 3000-5000 km -- Agni III/Hindistan, Dong-Feng IV/Çin, Pakistan, Kuzey Kore, ABD, Fransa
SLBM : Submarine-launched Ballistic Missile (Denizaltıdan atılan Balistik Füze) -- menzili çeşitlilik arzeder -- Fransa, Çin, Rusya, İngiltere, Hindistan, ABD
ICBM : Intercontinental Ballistic Missile (Kıtalararası Balistik Füze) -- > 5.500 km -- Rusya, ABD, İsrail, Hindistan, Kuzey Kore, İran, Fransa, İngiltere ve Çin tarafından geliştirilen onlarca türü bulunmaktadır

Leia Mais…

9 Mart 2009

Yeniden Başlasın (!)


ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, Orta Doğu ve Türkiye ziyaretlerinin ardından Cenevre'de gerçekleşen NATO Dışişleri Bakanları Toplantısı'na katıldı. Toplantının gündeminde birçok konu olmasına rağmen esas öne çıkan mesele NATO'nun Rusya ile ilişkilerini yeniden başlatma kararı alması oldu. ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden, geçen ay yaptığı konuşmada, Rusya ile ilişkileri yeniden başlatmak için düğmeye basma zamanının geldiğini belirtmişti. Bu demeç, İsviçre'de yapılan toplantı ile fiiliyata geçmiş görünmektedir. Clinton, meslektaşı Sergey Lavrov ile buluşmuş ve ilişkilerin sıfırdan başlaması gerektiğini belirterek, Lavrov'a sembolik bir düğme hediye etmiştir.

NATO-Rusya ilişkilerinin normalleştirilmesi çağrısı aslında iki taraf için de faydacı bir yaklaşımın sonucudur. Bundan üç ay öncesine kadar iki taraf da birbirlerini çeşitli nedenlerle suçlamaktayken, bugün bu ortaklığın pekiştirildiğini görmek reel uluslararası politika açısından şaşırtıcı olmasa da ilişkileri salt yaşananlara göre değerlendirenlerin şaşırdıkları bir gerçektir. ABD'nin Gürcistan, Ukrayna ve Baltık ülkeleri üzerindeki nüfuzunu ve Doğu Avrupa'da kurmak istediği füze kalkanı projesini şiddetle eleştiren Rusya, küresel ekonomik krizi atlatmada ve Rusya Federasyonu'nun kaybolmakta olan imajını tazelemede Amerika'ya ihtiyaç duymaktadır. Buna karşılık ABD; antidemokratik uygulamaları ve Gürcistan'ı işgali nedeniyle ilişkileri soğuttuğu Rusya'ya, İran'ın nükleer programı ve Amerikan askerlerinin güvenli bir yoldan Afganistan'a ulaşımı gibi hususlarda ihtiyaç duymaktadır. İki tarafın da pragmatist bir felsefeyle yaklaştığı ilişkiler, NATO Dışişleri Bakanları toplantısında ortaya konmuştur. Öyle ki, ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, ertesi gün Sergey Lavrov ile yapacağı görüşmeden önce Brüksel'de yaptığı konuşmada, Gürcistan savaşı ve enerji sorunları yüzünden Rusya'yı kınamasına rağmen, NATO genişlemesinin halledilebileceği yönünde mesajlar vermiştir.

ABD ve Rusya'nın ilerleyen yıllarda daha yakın işbirliğine girmeleri olasıdır. İki ülke liderlerinin ılımlı politikaları, ortak sorunlar, ortak düşmanlar gibi unsurlar bu işbirliğini olası kılan faktörlerdir. İki ülkenin işbirliği ile çözülmesi muhtemel konular arasında; İran ve Kuzey Kore'nin nükleer çalışmaları, süresi sona ermekte olan START (Stratejik Silahların Sınırlandırılması Antlaşması), Afganistan ve Irak Sorunları ile Doğu Avrupa'da füze savunma ve saldırı sistemleri üzerinden hakimiyet kurma mücadelesi, yer almaktadır. Bunların yanı sıra, ekonomik sorunlarla boğuşmakta olan iki ülkenin birbirleriyle de uğraşmaları her ikisine de yarar sağlamayacaktır. Rusya ve ABD, amiyane tabirle, köprüyü geçene kadar birbirlerine "dayı" demek zorunda olduklarını idrak etmişlerdir.

Cenevre'deki toplantıda, Hillary Clinton'ın Sergey Lavrov'a hediye ettiği düğmede İngilizce "Reset" (yeniden başlatma) ve Rusça "Peregruzka" ( aşırı yüklenme) yazmaktaydı. İki bakan arasında gülüşmelere neden olan bu yazım yanlışı (doğrusu : Perezagruzka) NATO-Rusya arasında esen soğuk rüzgarları dağıtmaya yeter mi bilinmez. Ancak bilinen bir şey var ki o da, soğuk savaş, soğuk barış, soğuk rüzgar gibi kavramların, günümüzde eskisi kadar prim yapmadığıdır.

Leia Mais…

6 Mart 2009

Ukrayna'da Neler Oluyor?


Ekonomik krizin tüm dünyayı derinden etkilediği şu günlerde, Karadeniz'in kuzeyinde 46 milyon nüfuslu bir ülke var ki, neredeyse iflasın eşiğinde; Ukrayna. Önceki yazılardan birinde bahsettiğimiz ekonomik verilere göre ülkenin iflas etme ihtimali %90. Son birkaç yıldır, önce Turuncu Devrim ile sonrasında da Rusya ile yaşadığı sorunlarla adından sıkça söz ettiren Ukrayna, bugünlerde çok zor durumda. Kriz öncesine kadar güvenilir ve stabil bir para birimi olan Ukrayna Hrivnası ise Amerikan Doları karşısında sürekli değer kaybetmekte. Kriz öncesine kadar 1 dolar, 5 hrivnayı geçmezken, yazıyı yazdığım şu sıralarda 7.8-8.0 hrivna ile bir dolar alınabilmektedir. Ülkede Batı yanlısı devrim, halkın beklentilerinin aksi yönde sonuçlar doğurmuştur. Bunların başında batıya güvenip Rusya'ya rest çekmenin ders niteliğindeki sonuçları yer almaktadır. İlk olarak 2005'te, daha sonra 2007'de, 2008'de ve 2009'un başında Rusya Federasyonu, Ukrayna'yı enerji konusunda köşeye sıkıştırmıştır. Rusya'nın temel tezi, Ukrayna'nın Avrupa'ya gitmesi gereken gazı çaldığı, daha diplomatik söylem ile kesintiye uğrattığı olmuştur. Başlarda açıklama yapmaktan kaçınmasına rağmen son krizde Ukrayna, karşılığını ödemediği doğalgazı ülke içi hatlara aktardığını kabul ederek bir anlamda enerji hırsızlığı yaptığını kabul etmiş oldu. Ancak bunu ne için yaptığı hiç araştırılmadı. Ekonomik durumu günden güne kötüye giden Ukrayna'da yönetim, bu gidişatı halka hissettirmemek, dolayısıyla Turuncu Devrim'in başarısız olduğu gerçeğini insanlardan saklamak amacıyla bu tür aksiyonların peşine düşmüştü. Doğaldır ki bu durum günümüzde birçok Ukraynalı tarafından idrak edilmiştir. Kiev merkezli bir araştırma merkezi olan Gorşenin Enstitüsü, Ukrayna çapında yaptığı ankette, gıda almak için para bulmakta zorlananların oranını %35 olarak belirlemiştir. Bu aynı zamanda ülkedeki her üç kişiden birinin karnını dahi doyuramadığı anlamına gelmektedir. %36.5 lik bir kesim ise gıda için para bulabildiklerini fakat giyim, ayakkabı vs gibi şeyler çin bulamadıklarını söylemişlerdir. Bana göre oran bundan fazladır. Zira ülke henüz açlık çekmese de çok yakın bir gelecekte gıda harcamaları için parası olmayanların oranı %50'leri bulacaktır. Bu verilere karşılık ülkede Sovyet sonrası dönemdeki özelleştirmeler sayesinde ortaya çıkan ve "oligark" olarak tabir edilen %1.1'lik kesim ise, herhangi bir maddi sıkıntısı olmadığını belirtmişlerdir.

Rus kaynaklı bir takım haber sitelerinde, Ukrayna'nın ilerleyen yıllarda Kırım üzerinden bir savaşla karşılaşacağı haberleri yayılmaktadır. Psikolojik harekat unsuru olarak değerlendirilmesi muhtemel bu tarz yorumlar, Ukrayna'yı yönetenleri telaş veya paniğe sevk ediyor mu bilinmez. Ancak demokrasi, özgürlük, insan hakları gibi söylemlerle başa gelenler, bu günlerde despotik yönetim anlayışları sergilemek suretiyle politikalarında 180 derecelik dönüşümler geçirdiklerini ispatlamaktadır.

Her şeye rağmen, bir belgeye el koymak amacıyla, devletin en büyük enerji şirketinin (Naftogaz) ofisine gizli servis (SBU) elemanlarını göndermekten imtina etmeyen bir devlet başkanı ve böyle bir eylemin doğrudan muhatabı olan bir başbakan ile Ukrayna'nın ekonomik krize ne kadar daha dayanabileceği tartışma konusudur.

Leia Mais…

27 Şubat 2009

Kosova


Geçtiğimiz hafta dünyanın son bağımsız ülkesi olan Kosova, Sırbistan'dan ayrılışının ilk yılını kutladı. Hiçkimse bir yıl içerisinde mucizevi değişiklikler beklemiyordu. Ancak yine de Kosova'nın, 17 Şubat 2008'den daha iyi durumda olduğunu söylemek mümkün. Zira Batılı müttefiklerin yardımları kendi başına ayakta durması imkansız olan Kosova ekonomisini bir nebze olsun rahatlattı. Tabii bu durumun yaratmış olduğu yalancı bir bahar havası söz konusu. Ülkede halen açlık sınırının altında bir gelir düzeyi ile hayatta kalmaya çalışan insanlar mevcut. Kimbilir belki "Kosovalılar" çalışmadan da refah içinde yaşayabileceklerini düşünmekte...

Ülkedeki bu genel hava başbakan Haşim Taçi'nin yaptığı bir demece de yansıdı. Taçi: "Rusya Kosova'nın bağımsızlığını tanıyacak" sözüyle ne demek istedi bunu bilmiyoruz. Fakat kesin olan bir şey var ki o da bunun gerçekleşme olasılığının %1'i bile bulmadığıdır. Zira Rusya Federasyonu Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, açıklama ajanslara düşer düşmez cevap verdi: "RF, Sırbistan'ın toprak bütünlüğüne değer vermektedir, Kosova'nın bağımsızlığını tanımak gibi bir düşüncemiz yoktur, olamaz! Üstelik Rusya'nın dış politika hamleleriyle ilgili söz sahibi olan en son kişi de sayın başbakan Haşim Taçi'dir." Rusya kısaca "Biz Batı değiliz, Doğu da... Biz Rusya'yız" diyerek Taçi'yi yanıtlamış, yalanlamıştır.

Rusya'nın, Sırbistan'ın toprak bütünlüğünü desteklerken Gürcistan'ınkini desteklememesi pek çok kişiye yanlış gelebilir. Bu politikanın bilinen argümanlarını sıralamakla vakit harcamadan, Kosova'nın, Rusya'nın gözünde; bağımsızlık mücadelesi veren bir ülke değil, ABD liderliğindeki Batı'nın, Orta Avrupa-Doğu Avrupa-Balkanlar arasında inşa etmeye çalıştığı bir kale olduğu gerçeğini belirtmeliyiz. İşte bu yüzden Rusya Federasyonu Kosova'nın bağımsızlığını tanımayacaktır, en azından 12 yıl daha... (4 yıl Medvedev'in, sonraki 8 yıl yeniden V.V.Putin'in başkanlık dönemi olacağından)

İşte tam da bu noktada ilginç bir gelişme daha yaşandı ve Kosova konusuna başka bir boyut kattı. Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi, 1999 yılında Kosova'da yaşayan Arnavutlara soykırım yapmak suretiyle savaş suçu işlediği öne sürülen 5 kişiyi çeşitli cezalara çarptırmasına rağmen eski Sırbistan Devlet Başkanı Milan Milutinoviç'i serbest bıraktı. İlk aklıma gelen gerçek suçlunun (Slobodan Miloseviç) hayatta olmadığı için yargılamadan kurtulduğu ve Milutinoviç'in tahliyesinin doğru olduğuydu. Ancak yapbozun parçalarını birleştirince ortaya çıkan tablo farklı. Zira Gazze saldırılarından sonra İsrail'e artan kin ve nefret, II. Dünya Savaşı sırasında yaşanan Yahudi Soykırımı'nın unutulmakta olduğuna bir işaretti ve dünyanın en etkili lobisi (Yahudi Lobisi) dünyada başka hiçbir millete soykırım yapılmadığı, bu olayın tek ve en büyük mağdurunun Yahudiler olduğu argümanını daha fazla savunamayabilirdi. Bu nedenle herhangi bir yerde alınması muhtemel böyle bir karar bu mağdur ve mağrur toplumun popülaritesini iyiden iyiye düşürecekti.
Göreve gelmeden önce sözde Ermeni Soykırımı'nı kabul edeceği söylenen ABD Başkanı Barrack Obama'nın ofisinden yapılan açıklamada, bu yıl nisan ayında "soykırım" sözcüğünün kullanılmayacağı belirtiliyordu. Yoksa babası "Irgun" üyesi olan, Beyaz Saray'ın yeni "Chief of Staff" ı Rahm Emmanuel'in konu hakkındaki düşünceleri bu açıklama üzerinde etkili mi oldu?

Meseleyi fazla dağıtmadan yeniden Kosova'ya dönecek olursak, Milan Milutinoviç'in serbest bırakılması belki 2-3 yıl önce "Kosovalılar" için bir anlam ifade edebilirdi. Ancak şu an itibariyle Kosova, sırtını Batı'ya yaslamış olmanın rahatlığıyla hareket etmekte ve işler şimdilik iyi gidiyor görünmektedir. Kosova'nın bağımsızlığı, ilerleyen yıllarda ülkeye huzur, barış, istikrar ve refah getirecekse..nice yıllara...

Leia Mais…

Dünya Gündemi Analizleri Hakkında

Bu blog, uluslararası politikada yaşanan güncel gelişmeleri takip etmek ve değerlendirmelerde bulunmak amacıyla oluşturulmuştur. İçinde yer alan yazı, yorum ve analizlerin tamamı yazarın şahsi görüşleridir. Yazıların tüm sorumluluğu blog yazarına aittir.

Güncellemeler belli bir programa göre yapılmamaktadır. Bunun yanı sıra her sabah çeşitli şekillerde güncellenmektedir. Yazılar hazırlanırken; ntvmsnbc, bbc türkçe, reuters, guardian, washington post, der spiegel, kommersant vs gibi kaynaklardan yararlanılmaktadır. Haber içerikleri bu kaynaklardan sağlanmakla birlikte, yorumlar ve analizlerin tümü blog yazarına aittir.

Blog içeriğinin, yazardan izin alınmaksızın kullanılması kanunen yasaktır. Kaynak göstererek veya yazarla irtibat kurularak yapılan alıntılara izin verilecektir.