israil etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
israil etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Ocak 2010

Türkiye ile İsrail Arasında Neler Oluyor?



Geçtiğimiz yılki Davos Zirvesi’nden bu yana İsrail ile Türkiye arasında tırmanan gerilim son günlerde had safhaya ulaştı. Filistin’de işlenen savaş suçlarına sessiz kalmayan Türkiye, bu tavrı nedeniyle İsrail’in tepkisine maruz kalmakta, iki taraf da söylemlerini giderek sertleştirmektedir. Türk televizyonlarında gösterilen “Ayrılık” ve “Kurtlar Vadisi” gibi diziler nedeniyle İsrail, Gazze’deki sivil halkı hedef alan saldırılar nedeniyle de Türkiye tavrını yumuşatmamaktadır.

Son olarak Sayın Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, Türkiye’nin İsrail’in eylemlerine olan bakışı ile ilgili yaptığı açıklamalar, İsrail tarafından hoş karşılanmamış ve diplomatik nezaketten yoksun bir cevap ile karşılık verilmiştir. İsrail Dışişleri Bakanlığı, “İsrail’e ahlak dersi verecek son ülke Türkiye’dir.” açıklamasıyla olaya yeni bir boyut katmıştır. Bunun yanı sıra, İsrail’in Ankara büyükelçisini “çok yumuşak” davrandığı için değiştirmek istediği de konuşulanlar arasındadır. Dizilerde ortaya konan İsrail karşıtı tavırlardan duyulan rahatsızlığı bildirmek amacıyla Türkiye’nin İsrail Büyükelçisi Sayın Oğuz Çelikkol İsrail Dışişleri Bakan Yardımcısı Danny Ayalon tarafından kabul edilmiş ancak Ayalon, basın mensuplarının ısrarlarına rağmen büyükelçimiz ile tokalaşmamıştır. Ayrıca, görüşme sırasında İbranice olarak “Dikkat edin o alçakta biz yüksekte oturuyoruz, masada sadece bir İsrail bayrağı var ve gülümsemiyoruz.” demiş, büyükelçimizin şahsında ülkemizi ve halkımızı aşağılamaya çalışmıştır.

Türkiye ile İsrail arasında yaşanan bu gelişmelerin temel sebebi ise İsrail’in Filistin’de savaş suçu işlemesidir. Türkiye, bölgesel bir süper güç olarak bu duruma sessiz kalmamış, ilk günden bu yana tavrını net bir şekilde ortaya koymuştur. İsrail’in bölge ve dünya siyasetindeki konumu eskisi kadar sağlam olmasa da, özellikle İsrail’deki genel seçimler sonrasında dışişleri bakanı olan aşırı sağcı, Avigdor Lieberman’ın, İsrail dış politikasında gözle görülür etkiler yarattığı bir gerçektir.

Türkiye, özellikle bölgedeki konumu itibariyle bu tarz meselelerde söz söyleme hakkına sahiptir. Ancak bu durum, bazı çevrelerce iddia edildiği gibi Anti-Semitizm ile açıklanamaz. Zira Türkiye’nin tepkisi Yahudilere değil bütün yerleşik uluslar arası hukuk kurallarını hiçe sayan İsrail hükümetinedir. Dolayısıyla Türkiye’nin gelişmelere yaklaşımı da bu standartlar dâhilindedir.

Leia Mais…

21 Aralık 2009

"Eksen Kayması"


Son günlerde basında kendisine sıkça yer bulan "Türkiye Eksen Kayması mı yaşıyor?" önermesi farklı bir bakış açısından değerlendirildiğinde, bu tezin arkasında yatan fikirler rahatlıkla ortaya çıkmaktadır. Bu durumun uluslararası ölçekte tartışılması ve neticede Türkiye'nin eksen kayması yaşadığı ve Avrupa'dan uzaklaştığı tezinin, bir takım bölgesel güçlerin elini güçlendirdiği aşikardır. Zira söz konusu devletler, bu yolla Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne tam üyelikten kendi isteğiyle vazgeçtiğini savunacak ve oyunbozan rolünden de böylece sıyrılacaklardır. Ancak işin aslını görebilenler için durum biraz farklı. Uluslararası ilişkiler ile ilgilenen veya dünya gündemini takip edenlerin pek de zorlanmadan anlayabilecekleri üzere yukarıda sözünü ettiğimiz ülke Fransa'dır. Fransa, özellikle Nicolas Sarkozy'nin iktidara gelmesinden itibaren Türk karşıtlığında aşırı uçlara ulaşmıştır. Türkiye'nin tam üyeliğine her fırsatta karşı çıkan ve bunu açıkça dile getirmekten çekinmeyen Fransa, Türkiye'nin eksen değiştirdiği iddialarından en çok faydalanan ülke görüntüsündedir.

Eksen Kayması iddiaları, Fransa haricinde İsrail'in de iç ve dış politikasına etki etmektedir. 2008'in sonlarına doğru İsrail-Suriye arasındaki barış görüşmeleri sürmekteyken, İsrail Başbakanı Ehud Olmert, Ankara'da Başbakanlık Konutu'nda Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile geç saatlere dek müzakerede bulunmaktayken ve hatta Erdoğan tıkanıklığı açmak amacıyla Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad'ı telefonla aradığı sırada İsrail uçakları Gazze Şeridi'ni bombalamaktaydı. Bu durum doğal olarak Türk tarafında büyük bir tepkiyle karşılanmış, İsrail'in samimiyetsizliği Ocak 2009'daki Davos Zirvesi'nde Başbakan Erdoğan'ın sözlerine ve mimiklerine de yansımıştı. Sonrasında iptal edilen askeri tatbikatlar ve askeri teçhizat anlaşmaları Türkiye-İsrail ilişkilerine farklı bir boyut katmış, arada soğuk rüzgarlar esmesine sebep olmuştur.

Tam da bu dönemde Fransa-İsrail ilişkilerinde gözle görülür bir ilerleme kaydedilmiştir. Öyle ki, bu iki ülkenin önceki konumlarını tamamıyla terk edip, Türkiye karşıtı bir eksende biraraya geldikleri dahi iddia edilebilir. Fransa, Türkiye'nin yerine Suriye ile ilişkilerde arabulucu rolü üstlenmek istemiş, son dönemlerdeki İsrail-Fransa ilişkileri uzmanlar tarafından balayı olarak nitelenmiştir. Bu durum, kendisini İran'ın nükleer programı konusunda da göstermiş; Türkiye, İran'ın nükleer güç olmasını destekleyen bir ülke konumuna sokulmak istenmiştir. 2002'den bu yana izlenen Türk Dış Politikası'nın böyle bir gelişmeye imkan tanımayacağı su götürmez bir gerçek olmasına rağmen...

Türkiye'nin eksen kayması yaşadığı iddialarına sebep olan bir diğer önemli etken de ülkemizin Orta Doğu-Balkanlar-Kafkaslar üçgeninde oynadığı önemli rolden kaynaklanmaktadır. Bölgesel bir süper güç olarak Türkiye'nin, yakın çevresindeki gelişmelere duyarsız kalması düşünülemez. Ancak bu durum, daha önce bu rolü oynayan İsrail gibi devletleri doğal olarak rahatsız etmekte, onları farklı arayışlara sevketmektedir.

Türkiye'nin artan bölgesel ve küresel gücüne tek başına karşı durmakta yetersiz kalan devletler, güçlerini birleştirerek ve Türkiye'yi izlediği yoldan döndürmeye çalışarak bu durumla baş etmeye çalışmaktadırlar. Son olarak belirtilmesi gerekense, Türkiye'nin eksen kayması yaşamadığıdır. Türkiye Cumhuriyeti, 1923'ten beri aynı eksende hareket etmektedir. Ancak kendi eksenleri değişenler bunu idrak edememekte, Türkiye'nin farklı yönlerde ilerlemesini kaldıramamaktadırlar.

Leia Mais…

27 Temmuz 2009

Rusya Sıcak Denizlerde


Kısa bir aradan sonra yorumlamaya değer ilk gelişmede de aktör değişmedi : Binyıllık hayalini gerçekleştiren Rusya. Suriye'nin Tartus limanında bulunan ve SSCB'nin dağılmasından bu yana kullanılmayan deniz üssünün restorasyonu konusunda Rusya ve Suriye anlaştı. Bu deniz üssü sayesinde Rusya, Akdeniz'e ulaşarak sıcak denizlere inme politikasını da hayata geçirmektedir. Ancak bu sefer durum biraz farklı. Zira Rusya'nın Akdeniz'deki varlığı doğrudan veya dolaylı olarak Türkiye'yi tehdit etmemektedir. Suriye, bu limanın yeniden açılması karşılığında Ruslardan alacağı S-300'ler (karadan havaya balistik/anti balistik füzeler) yüzünden böyle bir anlaşmaya evet demiştir. Çünkü kendi hava savunma sistemini çağ atlatacak olan bu füzeler sayesinde Suriye, İsrail'e gözdağı vermek ve bu ülkeyi kendisine karşı gerçekleştirmesi muhtemel saldırgan eylemlerden caydırmak istemektedir. Dolayısıyla Rusya-Suriye anlaşmasından asıl çekinmesi gereken devlet İsrail'dir. Lübnan'a ve Golan Tepeleri'ne oldukça yakın olan bu liman sayesinde İsrail, bir sonraki hamlesinden önce iki kez düşünmek zorunda kalacaktır.

Her ne kadar Doğu Akdeniz'deki Rus varlığını Rusya'dan başka destekleyen bir ülke olmasa da, Ruslar'dan bu konuda yeni hamleler beklenebilir. Libya ve Yemen ile temaslarda bulunulması da bunun bir göstergesidir. Tartus limanı, tadil edildikten sonra, Soğuk Savaş'tan bu yana Rusya'nın, eski Sovyet coğrafyası dışında açtığı ilk askeri üs olacaktır. Ancak bu limanın önemi uluslararası basının atfettiği veya İsrail'in korktuğu kadar yüksek değildir. Rusya'nın Karadeniz donanmasından yalnızca "Büyük Petro" ve "Amiral Kuznetsov" adlı iki geminin bu limanda bulunacak olması İsrail'in, ABD'nin ve NATO'nun deniz gücü dikkate alındığında sembolik bir anlam taşımaktan öteye gitmeyecektir. Fakat Rusya, diğer bütün meselelerde olduğu gibi, Orta Doğu'dan da dışlanmak istememekte, bölgeye ne şekilde olursa olsun girmeye çalışmaktadır. Eski ihtişamlı günlerin özleminde olan Rusya, yeniden bu konumu elde edebilmek için çok mühim iki aracı kullanmaktadır. Bunlardan ilki enerji, ikincisi ise silah ticaretidir. Üstün teknoloji ürünü silahları sayesinde sıcak çatışma riski bulunan ülkelerle ilişkilerini sağlamlaştırmaktadır. Suriye ile yaptığı bu anlaşmayı da aynı çerçevede değerlendirmek mümkündür. Zira Suriye, S-300 füzelerinin yanısıra yine son teknolojiye sahip SS-26 İskender-E tipi füzeler ile gelişmiş anti-tank sistemleri alma taahhüdünde bulunmuştur. Sonuç olarak Rusya, yukarda bahsedilen araçları kullanmak suretiyle siyasi kazançlar elde etmektedir ve bu politikasından yakın gelecekte vazgeçmesi beklenmemektedir.

NOT-1 : Rusya'nın Tartus limanında kullanacağı askeri üs, Karadeniz ve Akdeniz Komutanlığı olarak faaliyet gösterecektir. Dolayısıyla Karadeniz'in ve Türk Boğazları'nın statüsü yeniden gündeme gelecektir.

NOT-2 : Rusya; enerjiyi Gazprom, silah ticaretini de Rosoboronexport adlı devlet şirketleri aracılığıyla politik güç olarak kullanmaktadır.

Leia Mais…

6 Temmuz 2009

ABD - İsrail - İran İlişkileri


İran'da 2005 yılında göreve gelen Mahmud Ahmedinejad, İsrail'e karşı sert ve tavizsiz tutumuyla biliniyordu. Aynı zamanda İsrail'in Batılı müttefiklerini ve ABD'yi de karşısına almaktan çekinmeyen Ahmedinejad, bu tavrı sayesinde gerek İran içinde gerekse Batı karşıtı ülkeler nezdinde (Küba, Venezuella, Beyaz Rusya vs..) popülaritesini arttırdı. Ancak İran'ın bu politikası temelde ABD ile İsrail'i sürekli birlikte hareket eden devletler olarak görmesinden kaynaklanmaktaydı. Soğuk Savaş yıllarında inkar edilemeyecek bir gerçek olan bu bağıntı, 2009 yılına gelindiğinde Obama ile birlikte yavaş yavaş tarihe karışmaya başladı. ABD, dünya üzerinde müdahil olduğu uluslararası çatışmalardan yavaş yavaş çekilmeye, devletlerin iç ve dış politikaları üzerindeki etkisini de kademeli şekilde azaltmaya başlamıştı. ABD'nin, haziran ayında İran'da gerçekleştirilen cumhurbaşkanlığı seçimlerine ve sonrasında yaşanan olaylara yaklaşımını da bu ölçüde değerlendirmek mümkün. Zira reform yanlılarının günler süren protesto gösterilerinde bulunabilecek bir Amerika bağlantısı, nükleer program yüzünden Batı ile iyice gerginleşen ilişkilerin kopma noktasına gelmesine neden olabilir, İran'ı daha fazla kızdırabilirdi. Bunun bilincindeki ABD, olaylarda parmağı olmadığını vurgulamaktaydı. Söylemek istediğimse, teröre karşı mücadele kapsamında Afganistan, Irak ve Pakistan'da sıcak çatışma halinde olan Amerika'nın, İran'ı da bu halkaya katmasının günümüz konjonktüründe muhtemel gözükmediğidir. Ancak işin bir de İsrail tarafına bakmakta fayda var. İran'ın küçük şeytan olarak nitelediği İsrail'de, Filistin meselesi gündemi yeteri kadar işgal etmektedir. İsrail, her ne kadar İran'ı ulusal güvenliğini tehdit eden yegane unsur olarak görse de, bu devlete karşı silahlı mücadeleye girmeyi göze alması imkansızdır. Dolayısıyla İsrail ve ABD'nin, Bush Doktrini'nde yer alan önleyici saldırıyı İran'a karşı uygulaması olasılığı çok düşüktür. İran'ın içinde bulunduğu şartlar da bu devletten İsrail'e veya Doğu Avrupa'ya yapılacak saldırılara engel olmaktadır.

Obama'nın ekibindeki yetkililerin sürekli açıklamalar yapmasına alışmaya başladık. Bu açıklamalardan birini de başkan yardımcısı Joe Biden, ABC televizyonunda yayınlanan "This Week" adlı programda yaptı ve İsrail'in İran'ı vurmasına engel olmayacaklarını açıkladı. ABD'nin İran'ı vurmayacağı yönündeki tesbitlerimizi destekleyen ancak İsrail'in İran'a saldırmasını teşvik eden bu tarz sesler, özellikle 11 Eylül'den sonra giderek arttı. Öyle ki, Suudi Arabistan'ın İran'ı vurması için İsrail'e hava sahasını kullandıracağı dahi söylendi. Bu tarz görüşlerin, İsrail-İran ilişkilerini germeye çalışan ve İsrail-İran çatışmasından çıkar (Basra Körfezi'ndeki petrol trafiğini kontrol etmek gibi) sağlayacak kesimler tarafından dile getirildiği kanaatindeyim. Gerek ABD ve İsrail'in gerekse İran'ın, Temmuz 2009 itibariyle böylesine bir savaşa girmeyeceklerini, her birinin ayrı ayrı iç ve dış politika öncelikleri olduğunu, altını çizerek belirtmek istiyorum. Bu ahvalde, İran'ın saldırgan tutumunu sorgulayanlar, "madem öyle İran neden İsrail'i haritadan sileceğini söylüyor" diyenler olacaktır. Verilecek cevap ise net : Nükleer Güç, kullanmak için değil, tehdit unsuru olarak bulundurmak yani caydırmak içindir.

Sonuç olarak ne İran'ın İsrail'e veya Doğu Avrupa'ya, ne de ABD'nin veya İsrail'in İran'a veyahut başka herhangi bir devletin bir diğerine karşı nükleer savaş başlatması ihtimali %1 bile değildir. ABD'nin Polonya ve Çek Cumhuriyeti'ne kurduğu ve İran'dan gelebilecek saldırılara karşı kurulduğu açıklanan füze kalkanlarının aslında hangi amaca hizmet ettiklerini de başka bir yazıda ele alacağız...

Leia Mais…

13 Mayıs 2009

İsrail ve Ermenistan


Geçtiğimiz hafta Türk kamuoyunca çok ilginç yorumlanan bir haber dikkatimi çekti : İsrail'den Jest! Haberde; "Ermeni iddialarının İsrail Parlamentosu'nda (Knesset) görüşülmesinin reddedildiği, olayların Knesset'teki siyasi tartışmalarla değil, açık görüşmeler ve tarihi verilerle incelenmesi gerektiği" yer almaktaydı. Kısaca İsrail parlamentosu, ülkede yaşayan Ermenilerin, 1915 olaylarını İsrail'in "soykırım" olarak tanıması yönündeki baskısını kibar bir siyasi dille reddetti. Ancak işin ilginç yanı, bu olayın Türkiye'deki yansımaları oldu. İsrail'in sözde Ermeni Soykırımı'nı tanımadığına ilişkin haberler yayınlandı ve bunun İsrail tarafından Türkiye'ye yapılmış bir jest olduğu vurgulandı.

Fakat genellikle buzdağının görünen tarafına aldanan Türk kamuoyu ve medyası, bir kez daha İsrail'in bu taktiksel ağına düştü. Dünya Gündemi Analizleri'nin ilk yazılarından biri olan "Kosova" başlıklı değerlendirmemizde de kısaca değindiğimiz, "Yahudilerin dünyada soykırıma uğramış tek halk olduğundan yola çıkan İsrail'in ajitasyon politikası", bir kez daha kendini tekrarladı. İsrail'in dünya üzerindeki varlığının ilk ve neredeyse tek sebebi olan "soykırım", başka bir milletle de anıldığı takdirde İsrail'in varlık sebebini yitirme olasılığı doğacağından, İsrail, soykırım üzerinden politika gütmekte olan hiçbir devlete sıcak bakmamaktadır. Dolayısıyla Knesset'te alınan bu karar Türkiye'ye yapılmış bir jest gibi görünse de altında yatan sebepler farklıdır. Bunu görüp doğru şekilde analiz edebilmek için büyük bir uzman olmaya gerek yoktur. Öyle ki İsrail'in bu tavrının gelecekte de değişmeyeceğini ve özellikle İsrail'deki milliyetçi hükümetin, sol partiler tarafından ara sıra gündeme getirilen bu tarz tekliflere sıcak bakmayacağını söylemek yerinde bir tesbit olacaktır.

Leia Mais…

2 Mayıs 2009

Haftanın Portresi : Rahm Israel Emanuel


Bu hafta, Obama başkanlığındaki yeni ABD yönetimin, Beyaz Saray'daki en üst yetkilisi (Chief of Staff) olan, Rahm Emanuel'i ele alacağız. 1959 yılında Amerika'nın Illinois eyaletinin Chicago şehrinde, Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Emanuel, katı Yahudi geleneklerine göre yetişmiş ve oldukça muhafazakar bir okulda ilk öğrenimini tamamlamıştır. Sarah Lawrence Koleji'ni bitirdikten sonra yüksek lisansını Kuzeybatı Üniversitesi'nde Hitabet ve İletişim üzerine yapmıştır. Babası Benjamin Emanuel, siyonist bir terör örgütü olan ve Filistin köylerine yaptıkları baskınlarla bilinen Irgun'un eski bir üyesidir. Kendisi de 1991'de Körfez Savaşı sırasında, gönüllü olarak İsrail kuvvetlerine katılmış ve bir süre kamyon freni tamiri gibi işlerde çalışmıştır. Siyasi kariyerine daha önceleri Chicago'da başlamış olsa da Bill Clinton'ın 1992 yılında yürüttüğü seçim çalışmalarında aktif görevler üstlenmiştir. 1993-1998 yılları arasında başkan Clinton'ın politik danışmanlığını yürütmüştür. Bu süre içerisindeki en önemli icraatı, Yitzak Rabin ve Yaser Arafat'ın Bill Clinton'ın sağında ve solunda yer alarak tokalaştıkları sahneyi planlaması olmuştur. 1998'de Clinton'ın tavsiyesiyle ünlü bir yatırım finansman şirketi olan Freddy Mac'te (Federal Home Loan Mortgage Corporation) üst düzey yönetici olarak çalışmaya başlamıştır. Bu yıllar içerisinde şirkette yaşanan yolsuzluklar ve büyük skandallara adının karışmasını engelleyememiştir. 2001 yılında, 2002'deki Temsilciler Meclisi Seçimleri'nde yarışmak üzere Freddy Mac'ten istifa etmiştir. Temsilciler Meclisi üyesi olarak geçen yıllarında, demokratik görüşleriyle bağdaşan bir çok komitede ve komisyonda görev almıştır.

Yahudi olmaktan gurur duyduğunu, kültürünü ve tarihini her zaman koruyacağını ve kollayacağını açıklayarak, Amerika'daki Yahudi Lobisi'nin desteğini de sürekli arkasına almıştır. Öyle ki, Clinton'ın başkanlığı kazanmasını sağlayan kampanyasında nereden geldiği belli olmayan 72 milyon dolarlık yardımın bile, Rahm Emanuel sayesinde kampanyaya aktarıldığı söylenmektedir. Konu İsrail'in savunması olunca sertlik yanlısı tutumu ve İsrail yanlısı tavrı nedeniyle kendisine Amerikan kamuoyu tarafından Rahmbo lakabı takılmıştır. İsrail-Filistin meselesinde Amerika'nın İsrail'in yanında yer almasını sağlayan ve sağlamaya devam edecek yegane politikacı olan Emanuel, Hamas'ın izole edilmesi, İran'a karşı taviz verilmemesi gibi İsrail taraflı politikaların da yaratıcısıdır. İsrail'in ve Yahudi Lobisi'nin Emanuel üzerindeki etkisi, Emanuel'in de Obama üzerindeki etkisi bilindiği için, Rahm Emanuel'in Washington politikalarında söz sahibi olması çok çeşitli çevreler tarafından sıklıkla eleştirilmektedir.

Barrack Obama'nın Hüseyin olan ikinci ismini sürekli gündeme taşıyan Türk basınının, Rahm Emanuel'in İsrail olan ikinci ismini, babasının eski bir terörist olduğu gerçeğini ve genel olarak Emanuel ile ilgili açıklayıcı ve nitelikli bilgilere, yazılara yer vermiyor olması şaşırtıcı olduğu kadar üzücüdür. Nitekim onyıllardır sözü edilen Amerikan-İsrail ortaklığının ete kemiğe bürünmüş hali, ilk defa Rahm Emanuel'in kişiliğinde kendini bulmaktadır. NBC'nin ünlü televizyon dizisi Heroes'da bile bir benzeri (Liam Samuels adıyla) konu edilen Rahm Emanuel'in dünyanın geri kalanı için önemsiz görülmesi kabul edilemez. Bu haftanın portresinden çıkardığımız sonuç ise şudur : Obama ile birlikte ABD Dış Politikası'nda oluşmaya başlayan bahar havasının gözlerimizi boyamasına izin vermemeli; yalnızca başkan, başkan yardımcısı ve dışişleri bakanına bakarak Amerikan politikalarını değerlendirmemeliyiz.

Leia Mais…

25 Mart 2009

İsrail'de Sona Doğru


Geçtiğimiz hafta bahsettiğimiz İsrail'deki hükümet çalışmalarında son aşamaya gelindi. Likud lideri Netanyahu, Evimiz İsrail ve Şas partilerinden sonra İşçi Partisi ile de ön anlaşma yaptı. Geçen hafta belirttiğimiz olasılıklardan ve öngörülerden biri olan "sol görüşlü bir partiyi (tercihen İşçi Partisi) koalisyona katmak suretiyle hükümet profilini ılımlı hale getirmek" bugün itibariyle gerçekleşmiş gibi görünüyor. Zira İşçi Partisi kongresinde %58 oranında "Evet" oyu ile Likud önderliğindeki koalisyona katılma kabul edildi. Yeni hükümette de şuanki görevini devam ettirmesi ve Savunma Bakanı olması beklenen Ehud Barak, İşçi Partisi içindeki muhalefeti dindirmeyi de bir ölçüde başararak, koalisyonun üçüncü ortağı sıfatıyla, partisinin kaybettiği itibarı yeni hükümet ile birlikte tekrar kazanmayı amaçlamaktadır.

Bu gelişme koalisyonun dört parti arasında kurulacağını, beşinci veya altıncı, yedinci partilere gerek kalmadığını da ortaya çıkarmıştır. Nitekim 61 sandalyenin hükümet kurmak için yeterli olduğu İsrail Parlamentosu'nda (Knesset), Likud 27, Evimiz İsrail 15, İşçi Partisi 13 ve Şas 11 sandalye ile 66'ya ulaşılmaktadır. Sağ görüşlü Likud, Aşırı sağcı Evimiz İsrail, Sol görüşlü İşçi Partisi ve dinci Şas partileri İsrail'in yeni hükümetini oluşturacaktır. Böylece İsrail-Filistin meselesinde de yeni bir evreye girilmiş olacaktır. Zira koalisyon içindeki farklı görüşlerin birbirlerine tahammül etmelerinin gereği, sorunun barışçıl yollarla çözümüne giden yolda önemli bir unsuru teşkil etmektedir. Şayet bu beklenti gerçekleşmez ve koalisyon ortaklarının farklı ideolojileri aynı çatı altında barındıramamaları sonucu hükümet düşerse, İsrail'in siyasi bir çıkmaza sürükleneceği yorumunu yapmak da kolaylaşacaktır.

Leia Mais…

20 Mart 2009

İsrail'de Yeni Hükümet Çalışmaları


İsrail'de 18. parlamento (Knesset) seçimleri 10 Şubat 2009'da gerçekleştirildi. 120 sandalyeli mecliste, birbirlerine çok yakın oy oranlarıyla Kadima partisi 28, Likud ise 27 sandalye kazandı. Dışişleri Bakanı ve eski Mossad ajanı Tzipi Livni'nin lideri olduğu Kadima, koalisyon kurmak için gereken 61 sayısına ulaşamadığından görev Likud lideri Benjamin Netanyahu'ya verildi. Geniş tabanlı bir koalisyon hedefiyle yola çıkan ancak Kadima ile yaptığı görüşmelerde bir sonuç elde edemeyen Netanyahu, gözünü mecburen diğer partilere çevirdi. Bu durum İsrail'de aşırı sağcı bir hükümete doğru giden yolda atılan ilk adımı teşkil etmektedir. Zira seçimlerden 15 sandalye kazanarak üçüncü parti olan İsrail Beiteinu (Evimiz İsrail) partisi, koalisyonun büyük ortağı olacak gibi görünmektedir. Oluşması muhtemel koalisyonda Ulusal Birlik (4) ve İsrail Ocağı/Evi (Jewish Home) (3) diğer aşırı sağcı partiler iken, Şas (11) ve Birleşik Torah Listesi (United Torah Judaism) (5) aşırı dinci, siyonist partiler olarak göze çarpmaktadır. Bu durum ülkenin Filistin Meselesi'ne karşı zaten katı olan tutumunu olumlu yönde değiştirmeyeceğine dair bir işaret olarak değerlendirilebilir. Zira Evimiz İsrail Partisi genel başkanı Avigdor Lieberman'ın sertlik yanlısı ve uzlaşmaz bir tavır sergilediği biliniyor. Kişinev-Moldova doğumlu bir Sovyet Yahudisi olan Lieberman'ın, "Elimden gelse bütün Filistinlileri bir gecede denize dökerim" anlamına gelen demeci bu tavrını kanıtlayan en önemli örnek. Netanyahu hükümetinde Dışişleri Bakanlığı görevine getirilmesi beklenen Lieberman'ın Filistin Sorunu'nu barışçıl yollardan çözmeye pek yanaşmayacağı düşünülüyor. Buna bir de diğer aşırı sağcı ve siyonist partilerin eklenmesiyle yeni hükümetin İsrail-Filistin arasındaki gerilimi düşürmesinin imkansız olduğu öngörüsünde bulunmak yanlış olmayacaktır.

Eski kabinelerde Başbakan Yardımcılığı, Ulaştırma Bakanlığı gibi görevler üstlenmiş olan Avigdor Lieberman'ın ve Likud'dan kopan partisi Evimiz İsrail'in, yeni hükümette tek başına yer alsa bile faşist sayılabilecek görüşleri nedeniyle, yalnızca İsrail-Filistin değil, İsrail-İran, İsrail-Suriye ve hatta İsrail-Türkiye ilişkilerinde de yeni dönemler açabileceği bir gerçektir. Mevcut sorunların halledilmesi yerine daha da derinleştirilmesi tehlikesi ile karşı karşıya olan İsrail için geçerli tek çıkış yolunun Kadima lideri Livni tarafından kapatılması sonucunda böyle bir durum ortaya çıkmıştır.

Orta Doğu uzmanı olmadığımdan, bölge ile ilgili gelişmeleri çok kapsamlı yorumlama yeteneğine sahip değilim. Ancak kurulması muhtemel aşırı sağcı/siyonist bir koalisyonun küresel ölçekte sonuçlar yaratacağı tahmininde bulunulabilir. Peki bu durum nasıl engellenebilir veya ne gibi alternatifler sunulabilir? Bu soruya verilebilecek en güzel cevap şüphesiz Likud önderliğindeki hükümet içinde ılımlı veya sol görüşlü bir ya da birkaç parti barındırmak suretiyle milliyetçi, aşırıcı ve gerici tabanlı bir koalisyon kurulmasının önüne geçmek olacaktır. Kadima ile yapılan görüşmelerin sonuçsuz kalması ve İsrail'in son Gazze saldırılarının Livni'nin başbakanlığı sırasında gerçekleştirilmiş olması Likud-Kadima birlikteliğini de zorlaştırmaktadır. Buna rağmen Likud'un, Ehud Barak'ın liderliğindeki İşçi Partisi'ni de koalisyona katması en azından İsrail hükümetinin uluslararası imajına biraz olsun katkıda bulunacaktır. Nitekim 13 sandalyeye sahip olan İşçi Partisi, kabineye dahil olması beklenen birkaç partiyi otomatikman safdışı bırakacaktır. Bu durumda hükümet, sağ ağırlıklı görünümünü korurken, aşırı dinci ve siyonist nitelemelerini yitirecektir.

Bu olasılıkların yanı sıra, Netanyahu'nun, önceden görüş birliğine vardığı ve lideri Lieberman'a Dışişleri Bakanlığı vermeyi kabul ettiği Evimiz İsrail partisini kabine dışında bırakma ve yerini İşçi Partisi ile doldurma kararı alması da yadsınamayacak bir ihtimaldir. Zira koalisyon görüşmeleri sırasında gelen tepkilerin Netanyahu'ya geri adım attırabileceği öngörüsünde bulunmak mümkündür. Bu olasılığın önündeki tek engel İşçi Partililerin Likud ile kurulacak bir koalisyona sıcak bakmayabilecekleri düşüncesidir. 2006 yılında Evimiz İsrail partisiyle birlikte aynı koalisyonda yer alan İşçi Partisi'nin, Avigdor Lieberman'ın kendisinin stratejik bir tehdit olduğunu söyleyerek koalisyonu terk ettiğini de hatırlatmakta fayda var...

Sonuç her ne olursa olsun, başa kim gelirse gelsin, Orta Doğu'da yaşanmış veya halen yaşanan meselelerin %90'ının İsrail kaynaklı olduğu gerçeği değişmeyecektir. Bu oranın ve durumun yakın gelecekte değişmesini kimse beklememektedir. Tüm dünyanın beklediği şey ise, sönük de olsa bir umut ışığıdır...

Leia Mais…

5 Mart 2009

One Minute (!)


Amerika Birleşik Devletleri'nin yeni başkanı Barrack Obama, Demokrat Parti'nin başkan adaylığından çekilmesi karşılığında kabinesinde görev vermeyi teklif ettiği eski başkan Bill Clinton'ın eşi ve eski New York senatörü Hillary Rodham Clinton'dan, bir dizi siyasi görüşme yapması amacıyla Orta Doğu'ya bir ziyaret gerçekleştirmesini rica ettiğinde "eski ABD imajını hatırlatacak hareketlerden kaçınması gerektiği" notunu da dışişleri bakanının çantasına iliştirivermişti. Zira bayan Clinton'ın gerek İsrail gerekse Filistin ile ilgili açıklamaları her iki tarafa da mavi boncuk dağıtmak olarak algılandı. İsrail'de Simon Peres ile yaptığı görüşmede Filistin'i, Mahmud Abbas ile yaptığı görüşmede ise İsrail'i destekler gözüktü. Şüphesiz ki bu yeni Amerikan yönetiminin eskisinden farklı olduğunun bir göstergesidir. İsrail-Filistin anlaşmazlığının çözümünde kilit bir rolü olan Birleşik Devletler'in yalnızca bir tarafı desteklemesi, yanlı hareket etmesi beklenemez. Bu düşünce yeni yönetim ile ortaya çıkmış gibi görünse de eski yönetimin bu fikrin üzerini örttüğünü söylemek yanlış olmayacaktır. Nitekim İsrail'in son saldırganlığı, ne tesadüftür ki G. W. Bush döneminin sonlarına denk gelmiştir. Belki de bir daha böyle bir şansı eline geçiremeyecek olmanın telaşı söz konusuydu.

Benzer bir telaşı Clinton ile Peres'in düzenledikleri ortak basın toplantısında yaşadık. Hillary Clinton teşekkür konuşması yaptığı sırada One Minute (!) (Bir dakika) diyerek araya giren Simon Peres çıkardığı bir demet çiçeği bayan Clinton'a uzattı ve kendisini yanağından öptü. Bu ilginç teşekkür jesti basına da mükemmel bir malzeme olmuştu. Ajanslar bu fotoğrafla dolup taşarken bizlerin aklına diplomatik teamüllere aykırı, yeni bir "One Minute" olayı mı yaşıyoruz sorusu geldi. Doğal olarak Simon Peres, bu sözcükleri kendisine karşı kullanıldığı şekliyle değil daha farklı bir anlamda kullanmıştı. Yine de unutmamış olmasına (!) sevinenler mevcut...

Önümüzdeki günlerde ülkemize de bir ziyaret gerçekleştirmesi beklenen, cumhurbaşkanı ve başbakan ile görüşme programı olduğu açıklanan Clinton, İsrail'deki sıcak karşılamayı bizden de bekler mi orası bilinmez ancak ABD'nin yeni dış politikasının bir numaralı temsilcisi olarak bundan böyle Ankara'yı çok sık ziyaret edeceği bir gerçek...


Leia Mais…

Dünya Gündemi Analizleri Hakkında

Bu blog, uluslararası politikada yaşanan güncel gelişmeleri takip etmek ve değerlendirmelerde bulunmak amacıyla oluşturulmuştur. İçinde yer alan yazı, yorum ve analizlerin tamamı yazarın şahsi görüşleridir. Yazıların tüm sorumluluğu blog yazarına aittir.

Güncellemeler belli bir programa göre yapılmamaktadır. Bunun yanı sıra her sabah çeşitli şekillerde güncellenmektedir. Yazılar hazırlanırken; ntvmsnbc, bbc türkçe, reuters, guardian, washington post, der spiegel, kommersant vs gibi kaynaklardan yararlanılmaktadır. Haber içerikleri bu kaynaklardan sağlanmakla birlikte, yorumlar ve analizlerin tümü blog yazarına aittir.

Blog içeriğinin, yazardan izin alınmaksızın kullanılması kanunen yasaktır. Kaynak göstererek veya yazarla irtibat kurularak yapılan alıntılara izin verilecektir.