abd etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
abd etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Temmuz 2009

Obama'nın Rusya Ziyareti


ABD Başkanı Barack Obama, Rusya Federasyonu'na (RF) resmi bir gezi düzenliyor. Senatörken yaptığı Rusya ziyaretinden pek de hoş anılarla ayrılmayan Obama (Urallarda tutuklanıp nezarete atılmıştı), başkanlık döneminde arasını iyi tutmaya çalıştığı Medvedev-Putin ikilisiyle görüşmelerde bulundu. Tüm dünyanın gözü bir anda bu ziyarete çevrilirken beklentiler de doğal olarak büyüktü. Ancak Obama'nın özellikle Putin ile yaptığı görüşme bir hayli gergin geçti. Gerginliğin sebebi de Obama'nın basına verdiği, Rus liderin mizacını ve düşünce yapısını eleştiren demeciydi. Medvedev'in liberal görüşleri Obama tarafından takdir görse de, ABD tarafında asıl gücün kimde olduğuna dair (Putin mi? Medvedev mi?) tereddütler mevcut. Yine de bu tereddütler, süresi dolan START'ın (Stratejik Silahların Azaltılması Anlaşması) yerine yeni bir anlaşma yapılmasına engel olmadı. Rusya'nın en büyük çekincesi olan Doğu Avrupa'daki anti-füze sistemlerinin geleceği ise hala büyük bir muamma. Zira ABD, söz konusu sistemlerin Rusya'ya karşı olmadığını her fırsatta yinelemekte fakat bu açıklamalarında inandırıcılığı sağlayamamaktadır.

Obama'nın Rusya ziyaretini, uluslararası ilişkilerde yeni bir eksen kayması olarak değerlendirenler olsa da, bana göre stratejik bir Rus-Amerikan ittifakının önünde iki büyük engel bulunmaktadır. Bunlardan ilki Rus yönetim sisteminin kendine özgü niteliğidir. Gerektiğinde anti-demokratik hatta despotik bir rejime dönüşebilen ancak herşeye rağmen halkın %90'ını sürekli memnun etmeyi başarabilen bir sistem. Şüphesiz bunda Rus tarihinin, kültürünün ve sosyolojik yapının da büyük payı vardır. Fakat belirtilen unsurlar Amerikalılara oldukça yabancı gelmektedir. İran-Çin stratejik ortaklığına karşı oluşacağı söylenen Rus-Amerikan ittifakının önündeki ikinci büyük engel ise, Ruslardaki tarihi şüphecilik olgusudur. Zira Rusya, sürekli olarak Batı'dan kendisine yönelik bir tehdit algılamakta, NATO ve AB genişlemelerini kendisine karşı yapılan hareketler olarak görmektedir. Bu durum yalnızca Rusya'nın da NATO'ya dahil olmasıyla önlenebilir ki bu önermenin gerçekleşmesi neredeyse imkansızdır. Rusya'nın Batı'dan algıladığı tehdidin hiçbir şey ile kıyaslanamayacak olması, statükonun uzunca bir süre daha bugünkü haliyle devam edeceğinin göstergesidir.

Tüm bunların dışında Obama'nın Rusya ziyareti bir takım yeni gelişmelere gebe olabilir. Örneğin Rusya, Ukrayna ve Gürcistan'ı da kapsayan NATO genişlemesinin durdurulması karşılığında, İran'ın nükleer programı konusunda, BM Genel Kurulu'nda ABD'ye destek vermeyi kabul etmiş olabilir. Bir diğer yeni gelişme de, ABD askerleri ve askeri teçhizatının Rusya üzerinden Afganistan'a girmesi hususunda yapılan anlaşmadır. Rusya'nın, hava sahasını durup dururken ABD'ye açması beklenemez. 1962'de yaşanan Küba Krizi'nin sonuçlarından aldığımız bir ders varsa o da Rusya-ABD ikili ilişkilerinde mütekabiliyet ilkesinin mutlak suretle geçerli olduğudur. Rusya ile ilişkileri yeniden başlatmayı temel hedef seçmiş olan Obama'dan, görev süresi boyunca benzer hamleler beklemek mümkündür.

NOT: Resim 4 Temmuz tarihli The Economist'in kapağından alınmıştır.

Leia Mais…

6 Temmuz 2009

ABD - İsrail - İran İlişkileri


İran'da 2005 yılında göreve gelen Mahmud Ahmedinejad, İsrail'e karşı sert ve tavizsiz tutumuyla biliniyordu. Aynı zamanda İsrail'in Batılı müttefiklerini ve ABD'yi de karşısına almaktan çekinmeyen Ahmedinejad, bu tavrı sayesinde gerek İran içinde gerekse Batı karşıtı ülkeler nezdinde (Küba, Venezuella, Beyaz Rusya vs..) popülaritesini arttırdı. Ancak İran'ın bu politikası temelde ABD ile İsrail'i sürekli birlikte hareket eden devletler olarak görmesinden kaynaklanmaktaydı. Soğuk Savaş yıllarında inkar edilemeyecek bir gerçek olan bu bağıntı, 2009 yılına gelindiğinde Obama ile birlikte yavaş yavaş tarihe karışmaya başladı. ABD, dünya üzerinde müdahil olduğu uluslararası çatışmalardan yavaş yavaş çekilmeye, devletlerin iç ve dış politikaları üzerindeki etkisini de kademeli şekilde azaltmaya başlamıştı. ABD'nin, haziran ayında İran'da gerçekleştirilen cumhurbaşkanlığı seçimlerine ve sonrasında yaşanan olaylara yaklaşımını da bu ölçüde değerlendirmek mümkün. Zira reform yanlılarının günler süren protesto gösterilerinde bulunabilecek bir Amerika bağlantısı, nükleer program yüzünden Batı ile iyice gerginleşen ilişkilerin kopma noktasına gelmesine neden olabilir, İran'ı daha fazla kızdırabilirdi. Bunun bilincindeki ABD, olaylarda parmağı olmadığını vurgulamaktaydı. Söylemek istediğimse, teröre karşı mücadele kapsamında Afganistan, Irak ve Pakistan'da sıcak çatışma halinde olan Amerika'nın, İran'ı da bu halkaya katmasının günümüz konjonktüründe muhtemel gözükmediğidir. Ancak işin bir de İsrail tarafına bakmakta fayda var. İran'ın küçük şeytan olarak nitelediği İsrail'de, Filistin meselesi gündemi yeteri kadar işgal etmektedir. İsrail, her ne kadar İran'ı ulusal güvenliğini tehdit eden yegane unsur olarak görse de, bu devlete karşı silahlı mücadeleye girmeyi göze alması imkansızdır. Dolayısıyla İsrail ve ABD'nin, Bush Doktrini'nde yer alan önleyici saldırıyı İran'a karşı uygulaması olasılığı çok düşüktür. İran'ın içinde bulunduğu şartlar da bu devletten İsrail'e veya Doğu Avrupa'ya yapılacak saldırılara engel olmaktadır.

Obama'nın ekibindeki yetkililerin sürekli açıklamalar yapmasına alışmaya başladık. Bu açıklamalardan birini de başkan yardımcısı Joe Biden, ABC televizyonunda yayınlanan "This Week" adlı programda yaptı ve İsrail'in İran'ı vurmasına engel olmayacaklarını açıkladı. ABD'nin İran'ı vurmayacağı yönündeki tesbitlerimizi destekleyen ancak İsrail'in İran'a saldırmasını teşvik eden bu tarz sesler, özellikle 11 Eylül'den sonra giderek arttı. Öyle ki, Suudi Arabistan'ın İran'ı vurması için İsrail'e hava sahasını kullandıracağı dahi söylendi. Bu tarz görüşlerin, İsrail-İran ilişkilerini germeye çalışan ve İsrail-İran çatışmasından çıkar (Basra Körfezi'ndeki petrol trafiğini kontrol etmek gibi) sağlayacak kesimler tarafından dile getirildiği kanaatindeyim. Gerek ABD ve İsrail'in gerekse İran'ın, Temmuz 2009 itibariyle böylesine bir savaşa girmeyeceklerini, her birinin ayrı ayrı iç ve dış politika öncelikleri olduğunu, altını çizerek belirtmek istiyorum. Bu ahvalde, İran'ın saldırgan tutumunu sorgulayanlar, "madem öyle İran neden İsrail'i haritadan sileceğini söylüyor" diyenler olacaktır. Verilecek cevap ise net : Nükleer Güç, kullanmak için değil, tehdit unsuru olarak bulundurmak yani caydırmak içindir.

Sonuç olarak ne İran'ın İsrail'e veya Doğu Avrupa'ya, ne de ABD'nin veya İsrail'in İran'a veyahut başka herhangi bir devletin bir diğerine karşı nükleer savaş başlatması ihtimali %1 bile değildir. ABD'nin Polonya ve Çek Cumhuriyeti'ne kurduğu ve İran'dan gelebilecek saldırılara karşı kurulduğu açıklanan füze kalkanlarının aslında hangi amaca hizmet ettiklerini de başka bir yazıda ele alacağız...

Leia Mais…

20 Nisan 2009

Obama'nın Latin Amerika Açılımı


Amerika Birleşik Devletleri'nin, Barrack Obama ile dünyanın her bölgesinde ve her alanda yeni bir döneme girdiği hususunda artık herkes hemfikir. Obama'nın önünde, düzeltilmeyi bekleyen en büyük mesele ise "Yıkık ABD İmajı" idi. Henüz Beyaz Saray'da dördüncü ayını doldurmamış olan Obama'dan, geçtiğimiz hafta Trinidad & Tobago'da katıldığı Amerika Zirvesi'nde yeni bir Latin Amerika politikası izleneceğinin sinyallerini aldık. Zira başkan, Küba ile yeni bir başlangıç istediğini kendi ağzıyla ifade etti. Burada bir parantez açıp 2009 yılında ABD'nin "yeni başlangıçlar" istediği ülkeler için neden bu ifadeleri kullandığına değinmek doğru olacaktır. Obama, kendinden önce kronikleşmiş birçok soruna, iliklerine kadar işlemiş olan "demokrat" kişiliği sayesinde yepyeni çözümler getirmek istemekte, uzlaşmacı ve barış yanlısı tutumu sayesinde de meselelere yapıcı bir şekilde eğilmektedir. Bunun en güzel örneğini yine geçen ayki yazılarımızdan birinde Rusya Federasyonu ile ilişkileri yeniden başlatma hamlesiye (düğmesiyle) işlemiştik. Görünen o ki Obama, geçmişe sünger çekerek gelecekte atılması muhtemel adımları planlamaktadır. Geçimişte yaşamanın insanlığa hiçbir fayda sağlamadığını, aksine büyük zararlara ve çıkmazlara yol açtığını fark etmiş bir başkan olarak, kendinden önceki ABD başkanlarından ayrılmaktadır. İşte tam da bu yüzden, kendinden öncekilerin hatalarını telafi etmek istercesine, herkesle yeniden başlayarak ilişkileri birer birer düzeltmeyi amaçlamaktadır.

Tekrar Latin Amerika'ya dönecek olursak, Venezuela Devlet Başkanı Hugo Chavez ile samimi görüntüler vererek, Küba ile ilişkilerin düzeltilmesini istediğini vurgulayan Obama için diğer Latin Amerika ülkeleri de bir "arka bahçe" den daha büyük anlamlar taşımaktadır. Chavez'i takip etmesi muhtemel olan bu devletler için de artık Amerika ile iyi ilişkiler döneminin açılabileceği öngörüsünde bulunmak mümkündür. Bunun yanı sıra, Obama'nın görev süresi boyunca benzer yaklaşımlar sergileyebileceği ise artık kesinleşmiştir.

Leia Mais…

8 Nisan 2009

Obama'nın Türkiye Ziyareti


Hafta başında, ABD Başkanı Barrack Obama'nın Türkiye ziyareti gerçekleşti. Büyük beklentiler ve hazırlıklar içerisinde yapılan ziyaret, başkanın değindiği ve değinmediği meseleler, Türk-Amerikan ilişkilerinin girdiği yeni dönem, üstü kapalı ve alenen verilen mesajlar, medeniyetler ittifakı, NATO ve G-20 zirvelerindeki samimiyet gibi hususların ön plana çıktığı ziyaretten sonra Obama ile birlikte yükselmeye başlayan ABD imajının Türkiye yansımaları gözler önüne serildi. Birkaç ay öncesine kadar Türkiye'deki ABD karşıtlarının oranı dünyanın en yüksek düzeyindeyken, Nisan 2009 itibariyle bu oran iyice aşağılara çekilmiştir. Şüphesiz bunda Barrack Obama'nın uzlaşmacı, barış yanlısı, demokrat kimliğinin önemi büyüktür. Bunun yanı sıra Türkiye'nin 2009 yılı ile birlikte uluslararası diplomasi alanında büyük atılımlara imza attığı gerçeğini de yadsımak imkansızdır.

Obama'nın konuşmalarında da vurguladığı üzere, Türkiye bir "ılımlı islam" modeli değil, laik, demokratik bir cumhuriyettir. Türkiye, aynı zamanda, ABD'nin yakın müttefiki, NATO'nun en güçlü ikinci ülkesi, Müslüman olması nedeniyle Avrupa ülkeleri tarafından dışlanmış olmasına rağmen Avrupa'nın benimsediği değerleri yıllar önce kabul etmiş bir devlettir. Tüm bunlar biraraya geldiğinde Türkiye'nin artık Yunanistan ile aynı kefeye konulmayacak olmasının ne kadar doğru olduğu ortaya çıkmaktadır. Zira ABD ile NATO bağlamında geliştirilmesi muhtemel stratejik müttefiklik, BM Genel Kurulu (Geçici) Üyeliği ile birlikte Türkiye'nin ufkunu genişletecektir.

Yazılı ve görsel basının bütün organlarında çokca yer alacak olan bu mesele hakkında daha fazla yorum yapmak, tekrarlara ve alıntılara yer vermek gereksizdir. Bu yüzden yalnızca Obama'nın TBMM'de yaptığı konuşmanın ve diğer birkaç ziyaretin bağlantısını vermekle yetiniyorum.**Ziyaretin neler getireceğini, değerlendirmelerimizin ne kadar isabetli olacağını ise ilerleyen günlerde hep birlikte göreceğiz.

** Bağlantılar, ntvmsnbc'nin haber görüntüleridir.

Obama'nın Türkiye Büyük Millet Meclisi'ndeki Konuşması

Obama'nın Anıtkabir Ziyareti

B. H. Obama ve R. T. Erdoğan'ın Ortak Basın Açıklaması


Obama'nın Sultanahmet Camii'ne Düzenlediği Gezi

Obama'nın Ayasofya Ziyareti

Leia Mais…

16 Mart 2009

Küba'da Değişimin Ayak Sesleri


İçinde bulunduğumuz 2009 yılı, Küba Devrimi'nin 50. yıldönümü, Fidel Castro'nun hastalığı sebebiyle yetkilerini kardeşine devretmesinin üçüncü yılı ve Amerika Birleşik Devletleri'nde başkan Obama'nın Beyaz Saray'daki ilk yılını temsil etmektedir. Tüm bunlar biraraya geldiğindeyse, Küba'da 50 yıldır süregelen politikaların giderek değişmesi beklenen bir yıl, 2009. Uzun yıllar boyunca üzerinde Soğuk Savaş'ın gölgesini taşıyan Küba, bugünlerde yeni dünya düzenine ayak uydurmaya çalışmakta. Zira "Commandante" ünvanına sahip üç kişiden biri olan Raul Castro (diğer ikisi Fidel ve Che), geçtiğimiz ay yarım asırlık devrim tarihinde eşi görülmedik bir yeniliğe imza attı ve Küba kabinesinde yeralan bakanların büyük çoğunluğunu değiştirerek herkesi şaşırttı. Küba'yı uluslararası arenaya entegre etme yolunda atılmış bu büyük adım, ABD tarafından hoş karşılanmış olacak ki, senato aldığı kararla Küba'ya uygulanan ambargoda bazı değişiklikler yaptı. Ambargoyu tamamen kaldırmamakla birlikte, ABD'nin yürürlüğe koyması beklenen kararlar arasında Küba'ya ilaç ve gıda ticaretinde kolaylık gösterilmesi ile vize uygulamalarındaki engellemelerin hafifletilmesi gibi önemli sayılabilecek konular yer almakta.

1962 yılından beri uygulanan bu ambargo, Küba'yı komünist devletler safında ABD karşıtı bir çizgide yer almaya itmiştir. Ancak Obama ile birlikte ABD-Küba diyalogunun önünün açılacağı tahmininde bulunmak yanlış olmayacaktır. Bu diyalog ile birlikte uzun yıllardır devam eden ambargonun kalkması ve Küba ile Amerika arasında yeniden diplomatik ilişkilerin kurulması sonuçlarıyla karşılaşılabilir. Zira ABD'nin ambargoyu kaldırmak için ileri sürdüğü tek şart Küba'da demokratik ve çok partili seçimlerin yapılmasıdır. Fidel'in sağlık durumunun iyiye gitmediği, kardeşi Raul'un ise ailesini siyasetten uzak tutmak istemesi, Küba'da yakın gelecekte demokratik seçimlerin yapılacağının işaretleri olarak görülebilir. Kabinede yapılan son değişiklikleri de bu bağlamda yorumlamak mümkündür.

Latin Amerika'daki sorunların tamamı değilse bile büyük kısmı, bölgedeki anti-Amerikan politikalar nedeniyle ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla bu meselelerin çözümü de bölgedeki ABD karşıtlığına çözüm bulmaktan geçer. Barrack Obama'nın kendisinden beklenilenleri yaparak bu meseleleri halledip halledemeyeceğini ise zaman gösterecektir.

Leia Mais…

11 Mart 2009

Türk-Amerikan İlişkilerinin Geleceği Üzerine


Açıldığı günden beri Dünya Gündemi Analizleri'nde, Türkiye ile ilgili konulara fazla değinmemeye çalışmaktaydık. Bunun sebebi de hergün gazete ve televizyonlarda defaatle yayınlanan haberleri, gelişmeleri, yorumları ve görüşleri tekrarlama endişemiz idi. Farklı perspektifler ve değişik bakış açıları ile düşünmek elbette ki serbesttir. Ancak bunları internet ve sair ortamlarda yayınlamak şüphesiz bizim vazifemiz değildir. Yine de bölgesel ve küresel politikalar açısından son derece önemli bir ülke olan Türkiye'de, son günlerde yaşanan gelişmeleri dış politika açısından değerlendirmek gerekmektedir.

Bu gelişmelerden en önemlisi ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton'ın Türkiye ziyaretidir. Orta Doğu, Türkiye ve NATO'yu kapsayan bu ziyaretler sırasında Clinton, çok önemli mesajlar vermiştir. İsrail ve Filistin'de barış çağrısı yapan, ülkemizde ise Türkiye'nin gerek ABD gerekse dünya açısından önemine vurgu yapan eski "first lady", son araştırmalara göre Türkiye'de artmakta olan Amerikan karşıtlığını da biraz olsun azaltmayı amaçlamıştır. Bununla birlikte, başkan Barrack Obama'nın 6-7 Nisan'da ülkemize resmi ziyarette bulunacağı da açıklanmıştır. Clinton'ın yaptığı ve Obama'nın yapacağı ziyaretler, ilişkilerde yeniden sıcak bir evreye girilebileceğinin de göstergesi sayılabilir. Obama'nın, 2010 yılında ülkemizde düzenlenecek olan Dünya Basketbol Şampiyonası için de Türkiye'ye geleceği düşünülmektedir. Amerika'daki yeni yönetimin genel politikalarının, Türkiye üzerindeki izdüşümlerinin de aynı doğrultuda olacağı öngörüsünde bulunmak bu yüzden yanlış olmayacaktır.

Türkiye, Soğuk Savaş yıllarındaki komplekslerinden kurtulmuştur. Artık bir kamp için değil, sadece Türkiye için politika üretilmektedir. ABD'nin müttefiği bir NATO ülkesi olmak artık Rusya düşmanı olmak anlamına gelmemektedir. Aynı şekilde İran, Afganistan, Pakistan, Irak, Suriye, İsrail, Lübnan, Balkanlar, Doğu Avrupa, Gürcistan, Azerbaycan, Ermenistan, Orta Asya, Afrika ve hatta Latin Amerika ile ilişkilerimiz birbirinden bağımsız yol almaktadır. Halen Soğuk Savaş mantığı ile düşünen Yunanistan'ın, Barrack Obama'nın Türkiye ziyareti açıklandığında ortaya koyduğu tepki, Türkiye'nin çok yönlü dış politikasının başarılı olduğuna delalet etmektedir. Öyle ki, son günlerde Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin hakkında tutuklama kararı çıkardığı ve başta ABD olmak üzere birçok ülke tarafından soykırım yapmakla suçlanan Sudan devlet başkanı Ömer El Beşir hususunda bile Türkiye, ihtiyatlı davranmaktadır. Sudan'ın jeopolitik konumu, El Beşir'in ülkemize karşı beslediği sempati, Sudan'ın doğal kaynaklarının zenginliği gibi unsurları göz önünde bulundurmaktadır.

Türkiye'nin Davos Zirvesi sonrası giderek artmakta olan uluslararası itibarı, yakın gelecekte bölgesel liderlikten küresel aktörlüğe terfi sonucunu doğurabilir. Zira Orta Doğu, Balkanlar ve Kafkasya üçgenindeki çözümü zor birçok meselede Türkiye'nin aktif katılımını, arabuluculuğunu veya liderliğini gururlanarak görmekteyiz. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün, Ekonomik İşbirliği Teşkilatı (EİT) zirvesine katılmak üzere gerçekleştirdiği Tahran ziyareti de Türkiye'nin bu misyonuna gösterilebilecek en önemli kanıtlardan biridir. Kafkasya İstikrar Paktı, İsrail-Filistin sorunu, İran'ın Nükleer Çalışmaları, Kıbrıs, Irak, Afganistan vb gibi birçok sorunun ve projenin de Türkiye'nin katılımı gerçekleşmeksizin çözülmesi imkansızdır. Buradan, "Türkiye bütün sorunları tek başına çözer" sonucu çıkarmak da elbette yanlıştır. Fakat bölgesel ve küresel politikalarda söz sahibi, politik, ekonomik, askeri ve kültürel potansiyeli ile Türkiye, çok kilit bir noktada yer almaktadır. Türk-Amerikan ilişkilerinin geleceği de ülkemizin bu önemi ile doğrudan ilintilidir.


Leia Mais…

9 Mart 2009

Yeniden Başlasın (!)


ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, Orta Doğu ve Türkiye ziyaretlerinin ardından Cenevre'de gerçekleşen NATO Dışişleri Bakanları Toplantısı'na katıldı. Toplantının gündeminde birçok konu olmasına rağmen esas öne çıkan mesele NATO'nun Rusya ile ilişkilerini yeniden başlatma kararı alması oldu. ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden, geçen ay yaptığı konuşmada, Rusya ile ilişkileri yeniden başlatmak için düğmeye basma zamanının geldiğini belirtmişti. Bu demeç, İsviçre'de yapılan toplantı ile fiiliyata geçmiş görünmektedir. Clinton, meslektaşı Sergey Lavrov ile buluşmuş ve ilişkilerin sıfırdan başlaması gerektiğini belirterek, Lavrov'a sembolik bir düğme hediye etmiştir.

NATO-Rusya ilişkilerinin normalleştirilmesi çağrısı aslında iki taraf için de faydacı bir yaklaşımın sonucudur. Bundan üç ay öncesine kadar iki taraf da birbirlerini çeşitli nedenlerle suçlamaktayken, bugün bu ortaklığın pekiştirildiğini görmek reel uluslararası politika açısından şaşırtıcı olmasa da ilişkileri salt yaşananlara göre değerlendirenlerin şaşırdıkları bir gerçektir. ABD'nin Gürcistan, Ukrayna ve Baltık ülkeleri üzerindeki nüfuzunu ve Doğu Avrupa'da kurmak istediği füze kalkanı projesini şiddetle eleştiren Rusya, küresel ekonomik krizi atlatmada ve Rusya Federasyonu'nun kaybolmakta olan imajını tazelemede Amerika'ya ihtiyaç duymaktadır. Buna karşılık ABD; antidemokratik uygulamaları ve Gürcistan'ı işgali nedeniyle ilişkileri soğuttuğu Rusya'ya, İran'ın nükleer programı ve Amerikan askerlerinin güvenli bir yoldan Afganistan'a ulaşımı gibi hususlarda ihtiyaç duymaktadır. İki tarafın da pragmatist bir felsefeyle yaklaştığı ilişkiler, NATO Dışişleri Bakanları toplantısında ortaya konmuştur. Öyle ki, ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, ertesi gün Sergey Lavrov ile yapacağı görüşmeden önce Brüksel'de yaptığı konuşmada, Gürcistan savaşı ve enerji sorunları yüzünden Rusya'yı kınamasına rağmen, NATO genişlemesinin halledilebileceği yönünde mesajlar vermiştir.

ABD ve Rusya'nın ilerleyen yıllarda daha yakın işbirliğine girmeleri olasıdır. İki ülke liderlerinin ılımlı politikaları, ortak sorunlar, ortak düşmanlar gibi unsurlar bu işbirliğini olası kılan faktörlerdir. İki ülkenin işbirliği ile çözülmesi muhtemel konular arasında; İran ve Kuzey Kore'nin nükleer çalışmaları, süresi sona ermekte olan START (Stratejik Silahların Sınırlandırılması Antlaşması), Afganistan ve Irak Sorunları ile Doğu Avrupa'da füze savunma ve saldırı sistemleri üzerinden hakimiyet kurma mücadelesi, yer almaktadır. Bunların yanı sıra, ekonomik sorunlarla boğuşmakta olan iki ülkenin birbirleriyle de uğraşmaları her ikisine de yarar sağlamayacaktır. Rusya ve ABD, amiyane tabirle, köprüyü geçene kadar birbirlerine "dayı" demek zorunda olduklarını idrak etmişlerdir.

Cenevre'deki toplantıda, Hillary Clinton'ın Sergey Lavrov'a hediye ettiği düğmede İngilizce "Reset" (yeniden başlatma) ve Rusça "Peregruzka" ( aşırı yüklenme) yazmaktaydı. İki bakan arasında gülüşmelere neden olan bu yazım yanlışı (doğrusu : Perezagruzka) NATO-Rusya arasında esen soğuk rüzgarları dağıtmaya yeter mi bilinmez. Ancak bilinen bir şey var ki o da, soğuk savaş, soğuk barış, soğuk rüzgar gibi kavramların, günümüzde eskisi kadar prim yapmadığıdır.

Leia Mais…

5 Mart 2009

One Minute (!)


Amerika Birleşik Devletleri'nin yeni başkanı Barrack Obama, Demokrat Parti'nin başkan adaylığından çekilmesi karşılığında kabinesinde görev vermeyi teklif ettiği eski başkan Bill Clinton'ın eşi ve eski New York senatörü Hillary Rodham Clinton'dan, bir dizi siyasi görüşme yapması amacıyla Orta Doğu'ya bir ziyaret gerçekleştirmesini rica ettiğinde "eski ABD imajını hatırlatacak hareketlerden kaçınması gerektiği" notunu da dışişleri bakanının çantasına iliştirivermişti. Zira bayan Clinton'ın gerek İsrail gerekse Filistin ile ilgili açıklamaları her iki tarafa da mavi boncuk dağıtmak olarak algılandı. İsrail'de Simon Peres ile yaptığı görüşmede Filistin'i, Mahmud Abbas ile yaptığı görüşmede ise İsrail'i destekler gözüktü. Şüphesiz ki bu yeni Amerikan yönetiminin eskisinden farklı olduğunun bir göstergesidir. İsrail-Filistin anlaşmazlığının çözümünde kilit bir rolü olan Birleşik Devletler'in yalnızca bir tarafı desteklemesi, yanlı hareket etmesi beklenemez. Bu düşünce yeni yönetim ile ortaya çıkmış gibi görünse de eski yönetimin bu fikrin üzerini örttüğünü söylemek yanlış olmayacaktır. Nitekim İsrail'in son saldırganlığı, ne tesadüftür ki G. W. Bush döneminin sonlarına denk gelmiştir. Belki de bir daha böyle bir şansı eline geçiremeyecek olmanın telaşı söz konusuydu.

Benzer bir telaşı Clinton ile Peres'in düzenledikleri ortak basın toplantısında yaşadık. Hillary Clinton teşekkür konuşması yaptığı sırada One Minute (!) (Bir dakika) diyerek araya giren Simon Peres çıkardığı bir demet çiçeği bayan Clinton'a uzattı ve kendisini yanağından öptü. Bu ilginç teşekkür jesti basına da mükemmel bir malzeme olmuştu. Ajanslar bu fotoğrafla dolup taşarken bizlerin aklına diplomatik teamüllere aykırı, yeni bir "One Minute" olayı mı yaşıyoruz sorusu geldi. Doğal olarak Simon Peres, bu sözcükleri kendisine karşı kullanıldığı şekliyle değil daha farklı bir anlamda kullanmıştı. Yine de unutmamış olmasına (!) sevinenler mevcut...

Önümüzdeki günlerde ülkemize de bir ziyaret gerçekleştirmesi beklenen, cumhurbaşkanı ve başbakan ile görüşme programı olduğu açıklanan Clinton, İsrail'deki sıcak karşılamayı bizden de bekler mi orası bilinmez ancak ABD'nin yeni dış politikasının bir numaralı temsilcisi olarak bundan böyle Ankara'yı çok sık ziyaret edeceği bir gerçek...


Leia Mais…

Dünya Gündemi Analizleri Hakkında

Bu blog, uluslararası politikada yaşanan güncel gelişmeleri takip etmek ve değerlendirmelerde bulunmak amacıyla oluşturulmuştur. İçinde yer alan yazı, yorum ve analizlerin tamamı yazarın şahsi görüşleridir. Yazıların tüm sorumluluğu blog yazarına aittir.

Güncellemeler belli bir programa göre yapılmamaktadır. Bunun yanı sıra her sabah çeşitli şekillerde güncellenmektedir. Yazılar hazırlanırken; ntvmsnbc, bbc türkçe, reuters, guardian, washington post, der spiegel, kommersant vs gibi kaynaklardan yararlanılmaktadır. Haber içerikleri bu kaynaklardan sağlanmakla birlikte, yorumlar ve analizlerin tümü blog yazarına aittir.

Blog içeriğinin, yazardan izin alınmaksızın kullanılması kanunen yasaktır. Kaynak göstererek veya yazarla irtibat kurularak yapılan alıntılara izin verilecektir.