türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Ocak 2010

Türkiye ile İsrail Arasında Neler Oluyor?



Geçtiğimiz yılki Davos Zirvesi’nden bu yana İsrail ile Türkiye arasında tırmanan gerilim son günlerde had safhaya ulaştı. Filistin’de işlenen savaş suçlarına sessiz kalmayan Türkiye, bu tavrı nedeniyle İsrail’in tepkisine maruz kalmakta, iki taraf da söylemlerini giderek sertleştirmektedir. Türk televizyonlarında gösterilen “Ayrılık” ve “Kurtlar Vadisi” gibi diziler nedeniyle İsrail, Gazze’deki sivil halkı hedef alan saldırılar nedeniyle de Türkiye tavrını yumuşatmamaktadır.

Son olarak Sayın Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, Türkiye’nin İsrail’in eylemlerine olan bakışı ile ilgili yaptığı açıklamalar, İsrail tarafından hoş karşılanmamış ve diplomatik nezaketten yoksun bir cevap ile karşılık verilmiştir. İsrail Dışişleri Bakanlığı, “İsrail’e ahlak dersi verecek son ülke Türkiye’dir.” açıklamasıyla olaya yeni bir boyut katmıştır. Bunun yanı sıra, İsrail’in Ankara büyükelçisini “çok yumuşak” davrandığı için değiştirmek istediği de konuşulanlar arasındadır. Dizilerde ortaya konan İsrail karşıtı tavırlardan duyulan rahatsızlığı bildirmek amacıyla Türkiye’nin İsrail Büyükelçisi Sayın Oğuz Çelikkol İsrail Dışişleri Bakan Yardımcısı Danny Ayalon tarafından kabul edilmiş ancak Ayalon, basın mensuplarının ısrarlarına rağmen büyükelçimiz ile tokalaşmamıştır. Ayrıca, görüşme sırasında İbranice olarak “Dikkat edin o alçakta biz yüksekte oturuyoruz, masada sadece bir İsrail bayrağı var ve gülümsemiyoruz.” demiş, büyükelçimizin şahsında ülkemizi ve halkımızı aşağılamaya çalışmıştır.

Türkiye ile İsrail arasında yaşanan bu gelişmelerin temel sebebi ise İsrail’in Filistin’de savaş suçu işlemesidir. Türkiye, bölgesel bir süper güç olarak bu duruma sessiz kalmamış, ilk günden bu yana tavrını net bir şekilde ortaya koymuştur. İsrail’in bölge ve dünya siyasetindeki konumu eskisi kadar sağlam olmasa da, özellikle İsrail’deki genel seçimler sonrasında dışişleri bakanı olan aşırı sağcı, Avigdor Lieberman’ın, İsrail dış politikasında gözle görülür etkiler yarattığı bir gerçektir.

Türkiye, özellikle bölgedeki konumu itibariyle bu tarz meselelerde söz söyleme hakkına sahiptir. Ancak bu durum, bazı çevrelerce iddia edildiği gibi Anti-Semitizm ile açıklanamaz. Zira Türkiye’nin tepkisi Yahudilere değil bütün yerleşik uluslar arası hukuk kurallarını hiçe sayan İsrail hükümetinedir. Dolayısıyla Türkiye’nin gelişmelere yaklaşımı da bu standartlar dâhilindedir.

Leia Mais…

25 Aralık 2009

Avrasya Birliği'ne Doğru

Avrasya'da birlik fikri çok eski zamanlardan günümüze miras kalmış olsa da, günümüzde halen dünya gündeminde kendisine yer bulan konular arasındadır. Fakat bugünü, geçmişten ayıran en önemli özellik, Avrasya Birliği kurmaya giden yolda çok kısa bir mesafenin kalmış olmasıdır. Yıllar boyunca Avrasya'nın stratejik öneminden ve uluslararası politikada oynaması muhtemel rolden çekinen güçler, çeşitli entrikalarla bölgede birlik kurulmasının önüne geçmeye çalışmışlardır. Ancak 21. yüzyılın beraberinde getirdiği kompleks ve çok yönlü konjonktür sayesinde Avrasya Birliği'nin de önü açılmıştır. Zira batı hegemonyasına bir son vermek isteyen Asya ülkeleri ekonomik gelişime öncelik vermiş, bu sayede uluslararası politikada kendilerine yer bulmayı amaçlamışlardır.

Çoğu kez "Asya Kaplanları" olarak da adlandırılan Asya ülkeleri arasında Çin, Japonya ve Güney Kore öne çıkmaktadır. Bahse konu ülkelere, bağımsızlık sonrasında yaşadığı ekonomik krizi atlatmayı başarabilmiş Rusya Federasyonu ile halen politik-ekonomik dönüşümünü tamamlamaya çalışan Orta Asya ülkelerini de eklemek mümkündür. Ekonomik güce erişen veya çok hızlı kalkınan ülkelerin akıllarına gelen ilk fikir bu konumlarını siyasi güç ile de pekiştirmek olmuş; ancak bölgesel ve küresel koşullar söz konusu ülkelerin tek başlarına bunu gerçekleştirmelerine imkan tanımamıştır. Böylece Avrasya'da birlik fikri ortaya çıkmış ve birkaç başarısız girişimin ardından Şangay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) oluşturulmuştur. Rusya, Çin, Kazakistan, Kırgızistan, Tajikistan ve Özbekistan'dan oluşan bu grup; bir süre sonra daha etkili işbirliği için yalnızca Asya ile sınırlı kalınmaması gerektiğini tecrübe etmiş ve diğer Bağımsız Devletler Topluluğu (BDT) üyeleri ile de ilişkilerin güçlendirilmesi için uğraşmıştır.

Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından kurulan BDT bugüne dek ürettiği politikalardan somut bir sonuç elde edememiştir. Ancak geçtiğimiz günlerde Kazakistan'da imzalanan bir bildiri ile BDT üyesi ülkeler, 2012 yılına kadar "Avrasya Ekonomik Topluluğu" (EurAsEc) oluşturma taahhüdünde bulundular. Projenin temel amacı, aynen 2. Dünya Savaşı sonrasında Avrupa'da olduğu gibi, "Ortak Ekonomik Alan" oluşturmak ve pazarı genişleterek Avrasya'da ekonomik birliği sağlamaktır. Projenin geleceğine dair yapılan olumsuz yorumlar genelde aynı eksende birleşmekte, bölgenin biraraya gelmesinden rahatsız olan bazı kesimler bu girişimin başarısızlıkla sonuçlanacağını öngörmekte ve/veya ummaktadır. Ancak bölge ülkelerinde, özellikle Rusya ve Kazakistan'da göze çarpan kararlılık, projenin başarılı olacağına dair ümitleri arttırmaktadır.

Rusya, Beyaz Rusya ve Kazakistan arasında oluşturulan Gümrük Birliği sayesinde açılan 170 milyonluk pazara, diğer Orta Asya ülkelerinin ve BDT üyelerinin katılımı da öngörülmektedir. Kazakistan Devlet Başkanı Nursultan Nazarbayev'in ve Rusya Devlet Başkanı Dimitri Medvedev'in son dönemlerde yaptığı açıklamaların da bu yönde olduğu dikkatlerden kaçmamalıdır. Zira Nazarbayev, yıllardır hayalini kurduğu Avrasya Birliği projesine Türkiye'nin de dahil olmasını istediğini belirtmiş, bunun gerçekleşmesi durumunda çok büyük bir güce ulaşılacağının altını çizmiştir. Nazarbayev, aynı zamanda, medeniyetler çatışması teorisine inanmadığını Papa 16.Benediktus ve Suudi Arabistan Kralı'nı ziyaret ederek ortaya koymuş, Avrasya Birliği oluşturulurken kimsenin ötekileştirilmek istenmediğini ve birlik fikrinin hiçbir oluşumun (NATO-AB vs.) karşısında yer almayacağını da böylece vurgulamıştır.

Gelişmelere Türkiye'nin ve Türk insanının perspektifinden bakacak olursak, ülkemizdeki bazı kesimlerin bu tarz oluşumlara farklı yönlerden yaklaştıkları görülmektedir. Reel politik açısından ise Türkiye, son yıllarda izlediği aktif, çok yönlü ve ekonomik ilişkilerin güçlendirilmesini temel alan dış politika anlayışında kendisine yeni bir faaliyet sahası bulmuştur denilebilir. Zira Türkiye, daha önce eline geçmeyen bir fırsata, tarihi ve kültürel bağları bulunan Orta Asya ile ekonomik bağlarını kuvvetlendirme imkanına kavuşmuştur. Bu önemli dönemeçte Türkiye'nin vereceği kararlar bölgesel bir süper güç olan ülkemizin, küresel bir süper güce dönüşmesinin anahtarını teşkil etmektedir.

Leia Mais…

21 Aralık 2009

"Eksen Kayması"


Son günlerde basında kendisine sıkça yer bulan "Türkiye Eksen Kayması mı yaşıyor?" önermesi farklı bir bakış açısından değerlendirildiğinde, bu tezin arkasında yatan fikirler rahatlıkla ortaya çıkmaktadır. Bu durumun uluslararası ölçekte tartışılması ve neticede Türkiye'nin eksen kayması yaşadığı ve Avrupa'dan uzaklaştığı tezinin, bir takım bölgesel güçlerin elini güçlendirdiği aşikardır. Zira söz konusu devletler, bu yolla Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne tam üyelikten kendi isteğiyle vazgeçtiğini savunacak ve oyunbozan rolünden de böylece sıyrılacaklardır. Ancak işin aslını görebilenler için durum biraz farklı. Uluslararası ilişkiler ile ilgilenen veya dünya gündemini takip edenlerin pek de zorlanmadan anlayabilecekleri üzere yukarıda sözünü ettiğimiz ülke Fransa'dır. Fransa, özellikle Nicolas Sarkozy'nin iktidara gelmesinden itibaren Türk karşıtlığında aşırı uçlara ulaşmıştır. Türkiye'nin tam üyeliğine her fırsatta karşı çıkan ve bunu açıkça dile getirmekten çekinmeyen Fransa, Türkiye'nin eksen değiştirdiği iddialarından en çok faydalanan ülke görüntüsündedir.

Eksen Kayması iddiaları, Fransa haricinde İsrail'in de iç ve dış politikasına etki etmektedir. 2008'in sonlarına doğru İsrail-Suriye arasındaki barış görüşmeleri sürmekteyken, İsrail Başbakanı Ehud Olmert, Ankara'da Başbakanlık Konutu'nda Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile geç saatlere dek müzakerede bulunmaktayken ve hatta Erdoğan tıkanıklığı açmak amacıyla Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad'ı telefonla aradığı sırada İsrail uçakları Gazze Şeridi'ni bombalamaktaydı. Bu durum doğal olarak Türk tarafında büyük bir tepkiyle karşılanmış, İsrail'in samimiyetsizliği Ocak 2009'daki Davos Zirvesi'nde Başbakan Erdoğan'ın sözlerine ve mimiklerine de yansımıştı. Sonrasında iptal edilen askeri tatbikatlar ve askeri teçhizat anlaşmaları Türkiye-İsrail ilişkilerine farklı bir boyut katmış, arada soğuk rüzgarlar esmesine sebep olmuştur.

Tam da bu dönemde Fransa-İsrail ilişkilerinde gözle görülür bir ilerleme kaydedilmiştir. Öyle ki, bu iki ülkenin önceki konumlarını tamamıyla terk edip, Türkiye karşıtı bir eksende biraraya geldikleri dahi iddia edilebilir. Fransa, Türkiye'nin yerine Suriye ile ilişkilerde arabulucu rolü üstlenmek istemiş, son dönemlerdeki İsrail-Fransa ilişkileri uzmanlar tarafından balayı olarak nitelenmiştir. Bu durum, kendisini İran'ın nükleer programı konusunda da göstermiş; Türkiye, İran'ın nükleer güç olmasını destekleyen bir ülke konumuna sokulmak istenmiştir. 2002'den bu yana izlenen Türk Dış Politikası'nın böyle bir gelişmeye imkan tanımayacağı su götürmez bir gerçek olmasına rağmen...

Türkiye'nin eksen kayması yaşadığı iddialarına sebep olan bir diğer önemli etken de ülkemizin Orta Doğu-Balkanlar-Kafkaslar üçgeninde oynadığı önemli rolden kaynaklanmaktadır. Bölgesel bir süper güç olarak Türkiye'nin, yakın çevresindeki gelişmelere duyarsız kalması düşünülemez. Ancak bu durum, daha önce bu rolü oynayan İsrail gibi devletleri doğal olarak rahatsız etmekte, onları farklı arayışlara sevketmektedir.

Türkiye'nin artan bölgesel ve küresel gücüne tek başına karşı durmakta yetersiz kalan devletler, güçlerini birleştirerek ve Türkiye'yi izlediği yoldan döndürmeye çalışarak bu durumla baş etmeye çalışmaktadırlar. Son olarak belirtilmesi gerekense, Türkiye'nin eksen kayması yaşamadığıdır. Türkiye Cumhuriyeti, 1923'ten beri aynı eksende hareket etmektedir. Ancak kendi eksenleri değişenler bunu idrak edememekte, Türkiye'nin farklı yönlerde ilerlemesini kaldıramamaktadırlar.

Leia Mais…

15 Temmuz 2009

Nabucco'ya "Gaz Verenler"


Uluslararası İlişkiler ve Dünya Gündemi Analizleri'ni kurduğum günden beri ilk kez bir konu hakkında arka arkaya iki ayrı yazı yayınlamış olacağım fakat Nabucco, bundan daha fazlasını hak eden bir proje. Önceki yazıda genel bilgiler ve yorumlara yer vermiş, derine inememiştik. Bu yazıda ise Nabucco Projesi'nde dikkati çekmeyen, üzerinde durulmayan ve basında fazlaca yer bulamayan gelişmelere değineceğiz.

Bilindiği üzere Nabucco, Avrupa'nın enerjide Rusya'ya olan bağlılığını azaltmayı (ortadan kaldırmayı değil) ve Avrupa Birliği'nin, doğusundaki ülkelerle olan ilişkilerini geliştirmeyi hedeflemektedir. 3300 kilometre boyunca, üzerinden geçtiği ülkeleri birbirine bağlayacak olması bir yana, modern küresel konjonktürdeki en önemli zenginlik olan enerjinin söz konusu ülkeler tarafından paylaşılacak olması da Nabucco'nun yalnızca ekonomik faydadan ibaret olmadığının göstergesidir. Dolayısıyla, Nabucco Projesi'ne siyasi açıdan bakıldığında işlerin karmaşık hale gelmesi engellenememektedir. Bu durumun en önemli sonucu da, boru hatlarını besleyecek olan doğalgazın veya petrolün (biz burada genel anlamda enerji diyeceğiz) hangi yollarla, kimler tarafından, hangi miktarda projeye aktarılacağı sorunudur. Boru hatlarını, canlılardaki damarlara benzetirsek, içinden kan geçmeyen damarların hiçbir işe yaramayacağını söyleyebiliriz. Yani boru hatları hayati sıvı olan enerjiyi bir yerden bir yere taşımakta kullanılan araçlardır. İşte tam da bu noktada olayın siyasileşmesine sebep olan devletlerden Rusya Federasyonu önemli bir çıkış yaptı ve başbakan Vladimir Putin "Bazı devletlerin toprağı kazıp borular döşemesi bizim için sorun teşkil etmez" diyerek içi doldurulamayacak olan bir boru hattı inşa etmenin gereksiz olduğunu belirtti. Bir diğer önemli aktör, ABD ise, projeyi açıktan desteklememekte. Fakat Amerika'nın projeye karşı olduğunu söylemek henüz mümkün değil. Zira projeye gaz vermesi planlanan İran, iç siyasi tartışmalarla boğuşmakta ve Nabucco'daki geleceği tartışılmaktadır. ABD'nin tavrının İran'daki gelişmelere göre şekilleneceğini tahmin etmek zor değil. Buna karşılık projenin ana kaynağı Azerbaycan'ın, ispatlanmış yaklaşık 1.5 trilyon metrüplük doğalgaz rezervinin, Nabucco'nun kapasitesi olan yıllık 31 milyar metreküpü tek başına karşılaması da beklenmemektedir. Ankara'daki imza töreninde hazır bulunan Irak başbakanı Nuri El-Maliki'nin de Nabucco'ya gaz vermeye hevesli olduğu bilinmektedir. Ayrıca bölgede Türkiye'nin öncülüğünde yaşanan bu hızlı jeopolitik gelişmelerden dışlanmak istemeyen Suriye de projeye dahil olmak istemektedir. Enerji ihracının büyük çoğunluğunu Rusya'ya yapan Türkmenistan ise, bu ülkenin doğalgaz alımını azaltması üzerine, artan doğalgazı Nabucco'ya verebileceğini belirtmiştir.

Tüm bunlardan çıkarılacak sonuç ise, başbakan ile enerji bakanı tarafından dile getirilen ve Rusya'nın da Nabucco'ya dahil olabileceğini öngören planın, Nabucco'yu ana amacından bir hayli saptıracağıdır. Buna rağmen projeyi, Rusya'yı küstürmeden hayata geçirmek esas alınmalıdır. Rusya-Türkiye arasındaki Mavi Akım'ın, Rusya-Bulgaristan-Yunanistan arasındaki Burgaz-Dedeağaç'a engel olmadığı gibi Nabucco'nun da Mavi Akım-2'ye engel olmaması gerekmektedir. İran'daki durumun kritik olması bu ülkeden gelecek doğalgazı da askıda bırakmaktadır. Buna karşılık da Türkmenistan, Irak ve Suriye gibi seçenekleri değerlendirmek, hem boru hatlarının boş kalmasını önleyecek hem de Türkiye'nin bahsi geçen ülkelerle ilişkilerini kuvvetlendirecektir. Nabucco Projesi'ni hiçbir baskıya veya tehdide boyun eğmeden hayata geçirmek, bölgesel ve küresel politikalarda Türkiye'nin elini güçlendirecek, Türkiye'den Avrupa'ya giden otoyolların yanına inşa edilecek olan enerji yolları da Türkiye'nin AB'ye tam üyelik sürecini hızlandıracaktır.

Leia Mais…

13 Temmuz 2009

Nabucco Projesi


Son günlerde popülaritesi giderek artan bir doğalgaz boru hattı projesi olan Nabucco, ismini ünlü Babil Kralı Nebuchadnezzar'dan almaktadır. Rusya'nın enerji piyasasındaki baskın rolünü kırmayı ve Avrupa'nın doğalgaz ihtiyacını alternatif bir yoldan karşılamayı hedefleyen Nabucco, enerji kaynaklarının çeşitlendirilmesi açısından atılan önemli bir adımdır. Zira günümüzde özellikle Doğu Avrupa ülkelerinin, içinde Rusya bulunmayan bir proje sayesinde enerji ihtiyacını karşılaması neredeyse imkansızdır. İşte, Nabucco'nun önemi tam da buradan gelmektedir: Rusya'nın yüksek fiyatlarla sattığı doğalgazı bile her an kesebilecek olma ihtimalini, daha güvenli ve ucuz bir kaynakla ikame etmek. Birçok konuda birbirlerinden farklı politikalar benimseyen 9-10 ülke, bu hat sayesinde ortak bir paydada buluşacaklardır. Bu noktada hattın güzergahı ve taşıyacağı doğalgaz miktarıyla ilgili birkaç bilgi vermemiz gerekmektedir. Hattı dolduracak doğalgazın Azerbaycan ve İran'dan alınacağı kesinleşmiş olmakla birlikte, boru hattında yaşanan bir patlama sonrasında Türkmenistan'dan doğalgaz almayı kesen Rusya sayesinde, Türkmenistan'ın da Nabucco'ya katkıda bulunabileceği belirtilmektedir. İran'dan ve Azerbaycan-Gürcistan üzerinden Türkiye'ye ulaşacak olan boru hattı, Erzurumda birleşecek, hattın en uzun, en önemli ve en hayati kolu olan Türkiye bölümünü oluşturacaktır. Yaklaşık 2000 kilometresi Türkiye içinde olan Nabucco (toplam 3300 km), Erzurum'dan Ankara'ya oradan da Bulgaristan'a varacaktır. Türkiye'nin boru hattından ne kadar doğalgaz çekebileceği henüz belli olmamakla birlikte bu oranın %15 civarında olduğu konuşulanlar arasındadır. Bulgaristan'dan sonra Romanya, Macaristan, Avusturya ve Çek Cumhuriyeti'ne kadar uzatılacak olan Nabucco'nun daha sonraki aşamalarda İtalya, Almanya ve diğer Doğu Avrupa ülkelerine ulaştırılması da planlanmaktadır.

Projenin en önemli yanının Rusya'yı ve Rus enerji devi Gazprom'u dışarda bırakması olduğunu belirtmiştik. Fakat yaşanan yeni gelişmeler ışığında durumun yakın gelecekte değişme ihtimali bulunduğunun da altını çizmemiz gerekir. Zira projeden dışlandığını hisseden Rusya, alternatif erneji hatlarına yönelmiş ve Türkiye, İran, Azerbaycan ve diğer Doğu Avrupa ülkelerini by-pass ederek Burgaz-Dedeağaç projesini geliştirmiştir. Ayrıca Türkiye'yi kendi safına çekebilmek amacıyla Mavi Akım-2 projesini ortaya atmıştır. Dolayısıyla, enerji arenasında Rusya'sız seçeneklerin giderek azaldığı bir ortamda, yıllık 31 milyar metre küp doğalgaz taşıması hedeflenen Nabucco'ya da Gazprom'un çok geçmeden katılacağı öngörüsünde bulunabiliriz.

Projede yer alan ülke liderlerinin katılımıyla, imzaları 13 Temmuz'da atılacak olan ve yapımına 2010'da başlanması planlanan Nabucco; Avusturya'dan OMV, Türkiye'den BOTAŞ, Macaristan'dan MOL, Bulgaristan'dan Bulgargaz ve Romanya'dan Transgaz'ın %20'şer hissesiyle beş ortaktan oluşan bir teşekküldür. Fakat geçen sene Alman RWE'nin katılımıyla altı ortaklı bir projeye dönüşmüştür. RWE'nin Nabucco'ya sonradan katılması, projede yer almak isteyen Fransız Total ve Gaz de France, Alman Ruhrgas, Polonyalı PGNiG, Azerbaycan Devlet Petrol Şirketi SOCAR ve Rus Gazprom gibi şirketlerin elini güçlendirmiş, yeni katılımların önünü açmıştır.

Her ne kadar enerji sektöründeki bir atılım olarak değerlendirilse de, Nabucco'nun siyasi hamlelerden bağımsız olduğunu düşünmek yanlıştır. Bir yandan Rusya, İran'ı güvenilmez olarak nitelemekte, diğer yandan Türkiye, Fransa'nın katılımına karşı çıkmaktadır. Adı geçen tüm ülkelerin katılması ise projenin değerini düşürecek, planlanan hedeflerden uzaklaşılmasına neden olacaktır. Tüm bunlar biraraya geldiğinde, birçok devletin katıldığı bir siyasi poker oyunu ile karşılaşmaktayız: Politik eli en güçlü olan ve kozlarını en iyi oynayanın kazanacağı bir poker oyunu...

Leia Mais…

8 Temmuz 2009

Doğu Türkistan'da Neler Oluyor?


Geçtiğimiz günlerde Çin'in batı sınırında yer alan ve Doğu Türkistan olarak bilinen Şincan-Uygur Özerk Bölgesi'ndeki bir oyuncak fabrikasında çalışan Türk işçilerin, ekonomik kriz bahane edilerek işten çıkarılmalarıyla başlayan gerginlik, bölgede yaşayan iki etnik grup (Türkler ve Han Çinlileri) arasında yaşanan çatışmalarla artarak devam ediyor. Başkent Urumçi'de yoğunlaşan protestolarda Uygurlar'a karşı orantısız güç kullanmakla suçlanan Çin hükümetinin bu tavrı diğer icraatlarının yanında hafif kalmaktadır. Zira 3000 yıldır süregelen ve Çin ile özdeşleşen "Asimilasyon Politikası", bölgede yaşayan Müslüman Türkler'e karşı uygulanmaktadır. Temelde, ülkenin diğer bölgelerinde yaşayan etnik Han Çinlilerini Doğu Türkistan'da iskan etmek suretiyle, bölgedeki Türkleri azınlık konumuna düşürmeyi amaçlayan bu politika, çok uzun yıllardır kimliklerini korumayı başarabilmiş Türklerin tepkisi ile karşılaşmıştır. Olaylarda birçok aktör rol oynamaktadır. Bunlardan ilki ve asıl sorumlu Çin Halk Cumhuriyeti'dir (ÇHC). Çin, daha önce Tibet'te, Burma'da yaptıklarını Doğu Türkistan üzerinde tekrarlamakta, asimilasyon yoluyla soykırıma sebebiyet vermektedir. İkinci ve en önemli aktör olarak Uygur Türkleri'ni göstermek mümkün. Kendi devletlerini kurmaları engellenen, ülkelerinde yaşama imkanları kısıtlanan, çalışma şartları giderek zorlaştırılan yaklaşık 8 milyonluk bu topluluk, kritik bir evreden geçmekte, başka kimliklerle varolma veya tümden yokolma seçenekleri arasında sıkışmış bulunmaktadır.

Doğu Türkistan'da yaşananların diğer aktörleri ise uluslararası nitelik taşımaktadır. Bunlar arasında Amerika'da faaliyet gösteren Dünya Uygur Kongresi ve kuruluşun lideri Rabiya Kadir ile Kadir'in Japonya bağlantıları gösterilebilir. ÇHC'nin olayları kışkırtmakla suçladığı bu teşekküle "sütten çıkmış ak kaşık" demek mümkün olmasa da, gerginlikten sorumlu tutmak yanlıştır. Dünya Uygur Kongresi, El-Kaide ve Taliban gibi terör örgütlerine mensubiyeti bilinen birçok üyeye sahiptir. Özellikle dış mihraklar tarafından kışkırtılan bu gibi kişilerin olaylarda parmağı bulunduğunu, Çin polisini tahrik etmek suretiyle, polisin Uygur halkına saldırmasına yol açtığını söyleyebiliriz. Çin'i etnik problemlerini kullanarak yıpratmayı amaç edinen güç odakları, olaylar sırasında yaşanacak can kayıplarını da önemsememektedirler.

Son olarak en şanssız ve olaylardan en kötü şekilde etkilenen/etkilenecek olan aktör ise Türkiye'dir. Geçen yazılardan birinde bahsettiğimiz üzere, günümüz dünyasında bölgesel süper güçlere baskı uygulamak imkansız hale gelmiştir. Türkiye'nin yaşananlar karşısında tercih edebileceği iki seçenekten biri olan Çin'i caydırmaya çalışmak (rest çekmek, tehdit etmek vb) bahsi geçen ilke doğrultusunda mümkün gözükmemektedir. Hatta ÇHC ile restleşmek ters tepebilir, beklenen sonuçları doğurmayabilir. Hiçbir devletin Çin ile karşı karşıya kalmak istemeyeceği de göz önünde bulundurulduğunda daha makul olan ikinci seçenek gündeme gelmektedir: Doğu Türkistan'da yaşanan olayların bir an evvel durdurulması, daha fazla kan akmaması için ÇHC'nin huyuna gitmek, içişlerine karışılmadığının altını çizerek mutabakat zemini aramak. Diplomaside bazen tavizler vermek veya karşı tarafın sizin taviz verdiğinizi düşünmesi hedefe daha kolay ulaşılmasını sağlayabilmektedir. Bu bağlamda, Şincan-Uygur Özerk Bölgesi'nde yaşananlara kayıtsız kalmamalı, devlet bazında yapılabilecek tüm girişimleri yaparken, toplum bazında da ruhen ve kalben soydaşlarımıza destek olmalıyız.

Leia Mais…

1 Temmuz 2009

Bölgesel Süper Güç


ABD Dışişleri Bakanlığı'nın Avrasya'dan sorumlu müsteşar yardımcısı Matthew Bryza, Kıbrıs sorunu ile ilgili temaslarda bulunmak üzere ziyaret ettiği Güney Kıbrıs'ta, uluslararası ilişkiler literatüründe duymaya alışık olmadığımız bir terim kullandı. Bryza aracılığıyla Amerika'nın Türkiye'ye baskı yapmasını isteyen Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY), "70'ler, 80'ler veya 90'larda olsak bu dileğinizi yerine getirebilirdik fakat Türkiye artık bölgesel bir süper güç oldu. Dolayısıyla baskı yapmamız söz konusu olamaz" cevabıyla karşılaştı. Böylece, Soğuk Savaş yıllarındaki süper güç (ABD-SSCB) ve günümüzdeki bölgesel güç (Brezilya-Çin-Rusya-Türkiye vs) kavramlarına bir yenisi daha eklendi : bölgesel süper güç. Aslında Bryza haklı ve bir o kadar da doğru bir tesbitte bulundu. Zira ne Türkiye 40 yıl önceki durumunda ne de Amerika. Hal böyleyken Amerika'dan Türkiye'ye siyasi ve dış politikaya yönelik baskılar beklemek gerçekçi yaklaşımlar değildir. Modern dünyadaki bölgesel güç sayısının her geçen gün artması, çok kutupluluktan aşırı kutupluluğa doğru bir geçişin işaretleridir. Aynı bölgede yer alan bölgesel güçler arasında en güçlüsü de artık bölgesel süper güç olarak nitelenmelidir. Örnek vermek gerekirse; Asya-Pasifik bölgesinde ekonomik, askeri ve siyasi parametreler dikkate alındığında Çin, Japonya, Güney Kore, Kuzey Kore gibi devletler, bölgesel güç olarak nitelenebilir. Ancak bunlar arasında diğerlerinden birkaç adım öne çıkan Çin, bölgesel bir süper güç niteliğindedir. Aynı durum, içinde bulunduğumuz 21.yy'ın ilk yıllarındaki Türkiye için de geçerlidir. Sorunlar Üçgeni olarak da adlandırabileceğimiz Balkanlar-Kafkasya-Orta Doğu bölgesinin tam ortasında yer alan Türkiye, çevresindeki ülkelere nazaran bölgesel bir süper güçtür. Bu statüsüne rakip olabilecek yegane devlet ise İran'dır. Fakat bu ülkenin gerek rejimi gerekse siyasi ilişkilerini yürütmede sahip olduğu kısıtlı opsiyonlar ve küresel bir çatışmaya girme riskinin fazla oluşu İran'ı yalnızca bölgesel bir güç olarak kalmaya itmektedir.

Amerika'daki İsrail lobisinin bir kuruluşu olan Hudson Enstitüsü'ne bağlı Avrasya Politikası Merkezi'nin Müdürü ve Washington'dan Türkiye hakkında yazdığı "sivri" yazılarla tanınan Zeyno Baran ile evli olan Matthew Bryza, şüphesiz bu sözü kullanırken altında yatan derin anlamları kastetmedi. Ancak GKRY, nüfuz alanı ne kadar geniş olursa olsun, dünyadaki hiçbir devletin Türkiye'ye baskı yapamayacağını böylece öğrenmiş oldu. Çok yönlü, aktif, başarılı bir dış politika ve askeri, iktisadi, beşeri yönlerden gelişmiş, siyasi istikrara sahip bir Türkiye'nin, baskılara maruz kalan, darbeler yaşayan zayıf devlet modelinden önce bölgesel güç statüsüne sonra da bölgesel süper güç statüsüne terfi ettiğini söylemek yanlış olmayacaktır. Önümüzdeki yıllarda Türkiye'nin, sürekli kalkınma ve ilerleme sayesinde bu yolun en son ucunda küresel süper güç payesini elde etmesi de kimseyi şaşırtmamalıdır.

Leia Mais…

17 Haziran 2009

Davutoğlu Yorulmuyor


Dışişleri Bakanı Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu'nu tanıtmaya çalıştığım 11 Nisan tarihli portre köşesinde, kendisinin fikirlerine ve görüşlerine yer vermiş, başarılı çalışmalarından ve siyasi/bürokratik geleceğinin çok parlak olduğundan bahsetmiştim. Yazının yayınlanmasından yaklaşık bir ay sonra, yeni kabinede Dışişleri Bakanlığı görevine layık görüldü. Önceleri bazı kesimlerden tepki çekmesine rağmen bugüne kadar bu görevi çok başarılı bir şekilde ifa etti. Büyük ilgi gören portre yazımdan sonra, bu yazıda da, henüz çok kısa bir süre geçmiş olmasına rağmen Davutoğlu'nun gerçekleştirmeye vakıf olduğu yurtdışı ziyaretlerine göz atmak istedim.

Tetkik etmemiş olmama rağmen, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en yoğun çalışan Dışişleri Bakanları'ndan biri olduğu aşikardır. Zira görevi devralır almaz, geleneksel olduğu üzere Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ni (KKTC) ziyaret etmiştir. (6 Mayıs) Hemen ertesinde cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile birlikte Çek Cumhuriyeti'nin başkenti Prag'da düzenlenen Enerji Zirvesi'ne katıldı. (8 Mayıs) Ardından Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin (BMGK) Ortadoğu konulu toplantısına katılmak üzere New York'a gitti. (9 Mayıs) İki gün ABD'de kaldıktan sonra yurda dönen Davutoğlu, Türkiye-Azerbaycan ilişkilerini görüşmek üzere başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın Azerbaycan'a düzenlediği resmi ziyarete de iştirak etti. (13 Mayıs) Buradan Temmuz ayında AB Dönem Başkanlığı'nı devralacak olan İsveç'e geçerek, Stockholm'de temaslarda bulundu. (14 Mayıs) Oradan cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün Suriye'ye gerçekleştirdiği ziyarete katıldı. (15-17 Mayıs)

Daha sonra Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki en üst düzeydeki karar organı olan Ortaklık Konseyi'nin toplantısına katılmak üzere devlet bakanı ve başmüzakereci Egemen Bağış ile birlikte Belçika'nın başkenti Brüksel'e geçti. (19 Mayıs) Bu tarihten sonra temaslarına bir müddet Türkiye'de devam eden Davutoğlu, KKTC Dışişleri Bakanı Hüseyin Özgürgün'ün ülkemize düzenlediği resmi ziyaret kapsamında, kendisini kabul etti. (20-22 Mayıs) Hemen ertesinde ise, İslam Konferansı Örgütü'nün (İKÖ) 36. Dışişleri Bakanları Toplantısı'na katılmak üzere tekrar Suriye'nin başkenti Şam'a gitti. (23-25 Mayıs) Burada bölgesel ve uluslararası meselelere dair ikili görüşmelerde bulunduktan sonra, Azerbaycan Dışişleri Bakanı Elmar Memmedyarov'un davetine icabeten Bakü'ye geçti. (25-26 Mayıs) Davutoğlu'nun, KKTC'den sonra yaptığı ilk resmi ziyaret olan Azerbaycan ziyaretinde, (diğerleri çalışma ziyaretleri idi) ikili ilişkiler ve Kafkasya'da yaşanan son gelişmeler ele alındı. Yurda dönüşünden hemen sonra ise İngiltere Dışişleri Bakanı David Miliband'ı kabul etti. (26-27 Mayıs) Türkiye-AB ilişkileri, Türkiye-İngiltere ilişkileri ve Kıbrıs gibi konularının ele alındığı görüşmelerden sonra Davutoğlu, bir kez daha ABD yoluna düştü. (31 Mayıs-5 Haziran) 5 günlük çalışma ziyaretinde gittiği New York ve Washington'da, Türkiye'nin BMGK Dönem Başkanlığı, Türkiye-ABD ilişkileri, bölgesel ve küresel sorunlar üzerine temaslarda bulundu. Bunun yanı sıra Amerikan Türk Konseyi'nin düzenlediği konferansa da katıldı. Ülkeye döndükten sonra Ağustos ayında görev süresi dolacak olan NATO Genel Sekreteri Jaap de Hoop Scheffer'in, üye ülkelere gerçekleştirdiği veda ziyaretlerinin Türkiye ayağında kendisiyle görüştü. Daha sonra Pakistan ve Afganistan ziyaretleri için yeniden ülkeyi terketti. (9-10 Haziran Pakistan, 11-13 Haziran Afganistan) Görüşmelerin temelini, ikili ve üçlü ilişkiler, terörizm, AfPak'da istikrar gibi konular oluşturmaktaydı.

Görüldüğü üzere bakan bir gün durup dinlenmeden, ardı ardına yurtdışı ziyaretleri gerçekleştirmiştir. Bu ziyaretlerde ele alınmadık mesele, değinilmedik sorun bırakmadan, Türkiye'nin bölgesel ve küresel vizyonunun gelişmine katkıda bulunmuştur. Türkiye o kadar aktif ve çok yönlü bir politika izlemektedir ve dışişleri bakanı Ahmet Davutoğlu o kadar yoğun bir tempoyla çalışmaktadır ki, 9 yaşındaki kızı Hacer babasını yeterince göremediğinden şikayet ederek, başbakana mektup yazmış ve "Tayyip amca lütfen babamı işten at" diyerek serzenişte bulunmuştur. Üstelik bakan tüm bu ziyaretleri yaparken, özel uçakla seyahat etmediği zamanlarda, kredi kartında biriken uçuş puanlarını (flight miles) kullanarak devlet bütçesinden yararlanmamayı tercih etmektedir. Kim ne derse desin, Dışişleri Bakanı Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu, Türkiye için büyük bir şans ve dış politika açısından önemli bir figürdür.

Leia Mais…

5 Haziran 2009

Avrupa'yı Bölen Ülke


Başlığın biraz provokatif olduğunun farkındayım. Ancak son günlerde yaşanan gelişmeler, Avrupa'nın ve Avrupalıların kurmuş olduğu Avrupa Birliği'nin, ikiye bölümüş olduğunu kanıtlar nitelikte. AB'yi bölen ülke ise Türkiye ve fikir ayrılıklarına sebep olan konu da Türkiye'nin AB üyeliği. Türkiye'nin çok uzun yıllardır birliğe dahil olmaya çalıştığı ama bu hedefine bir türlü ulaşamadığı herkesin malumu. Birliğe katılmaya aday olan bir ülke ile başlanan müzakerelerin er ya da geç katılım ile son bulduğu bilinmekteyken, Türkiye, müzakerelere başladığı günden bu yana sürecin "açık uçlu" olduğu cevabıyla karşılaşmaktadır. Yalnızca bu durum bile Avrupa'nın aslında Türkiye'yi istemediğini düşünmemiz için yeterli bir sebeptir. Fakat bu önerme, AB'yi yalnızca birkaç devletten oluşan bir birlik olarak görenler için doğrudur. Zira bu yazımızda da konu alacağımız üzere, AB içerisinde Türkiye'nin üyeliğini destekleyen ülkelerin oranı, karşı çıkanların neredeyse iki katına ulaşmıştır.

AB'yi oluşturan iki büyük birader Fransa ve Almanya'nın, Türkiye'nin üyeliğine ezelden beri karşı çıktığı bilinmektedir. Sarkozy ve Merkel'in sıklıkla dile getirdiği imtiyazlı ortaklık da bu yaklaşımın sonucudur. Fransa ve Almanya, Türkiye'ye alenen "sizi AB'de görmek istemiyoruz" demektedir. Artık alışageldiğimiz bu tepki bizde, sanki AB'nin geri kalanı da Türkiye'yi istemiyormuş izlenimi yaratıyor. Fakat kazın ayağı öyle değil. Almanya ve Fransa'dan sonra AB'nin en güçlü ülkelerine sırasıyla göz atalım. İngiltere, özellikle son yıllarda AB içerisinde Türkiye'ye duyulan ihtiyacın giderek arttığını savunmaktadır. Dışişleri Bakanı David Miliband'ın sözleri de buna örnek teşkil eder : "İmityazlı ortaklık iyi bir seçenek değil. İmtiyazlı ortaklık, Türkiye’ye de, Avrupa Birliği’ne de ihtiyacımız olan ilişkiyi sağlamayacaktır" Keza, Akdeniz ülkeleri İspanya ve Portekiz'in görüşleri de aynı doğrultuda. Her iki ülke de Türkiye'nin vakit kaybetmeden AB'ye tam üye olması taraftarı. Başbakan Silvio Berlusconi ve İtalya da Türkiye'yi sonuna kadar destekleyen ülkeler arasında. Ayrıca onbinlerce Türk vatandaşının yaşadığı İsveç ve ekonomik sıkıntılarla boğuşan Polonya ile Romanya da Türkiye'nin Avrupa Birliği'nde yer almasını savunmaktadır. Bunların yanı sıra Belçika, Hollanda ve Lüksemburg'un da Türkiye'yi desteklediklerini veya en azından Fransa-Almanya yanlısı olmadıklarını söylemek mümkün. Estonya, Letonya ve Litvanya'nın da çeşitli vesilelerle verdiği demeçler, Türkiye yanlısı görüşlerini kanıtlamaktadır. Finlandiya, Macaristan ve Slovenya'dan da, Türkiye'nin açıkca AB'de yer almasını istediklerine dair mesajlar muhtelif zamanlarda gerek Türk gerekse dünya basınında yer aldı. Küçük bir ada devleti olan Malta'nın da Türkiye yanlısı olduğunu belirtmekte fayda var.

Gelelim Almanya ve Fransa dışında üyeliğe sıcak bakmayanlara. Tahmin edileceği üzere Yunanistan bu konuda net bir tavır sergilememekte, Güney Kıbrıs ise Türkiye'nin üyeliğine karşı çıkmaktadır. Bunların dışında Danimarka ve Avusturya da tam üyeliğe sıcak bakmayanlar arasındadır. Slovakya ve Bulgaristan'ın, açıkca belirtmeseler de, Türkiye karşıtı tarafta yer alma ihtimalleri bulunmaktayken, İrlanda ve Çek Cumhuriyeti'ni de bu Almanya-Fransa yanlısı ülkeler arasında saymak mümkündür.

Sonuçta Almanya ve Fransa'yı dengeleyecek politik güce erişen AB'nin eninde sonunda Türkiye'yi birliğe dahil edeceği beklenmektedir. Bu iki devletin görüşlerini değiştirmek zor da olsa, birlik içindeki rol dağılımı daha etkisiz ve nispeten küçük ülkeler lehine değiştiği takdirde, Türkiye'nin işi kolaylaşacaktır. Türkiye, kendi üzerine düşenleri layıkıyla yerine getirdiğinde ise, Hırvatistan, Makedonya, Sırbistan, Arnavutluk ve Bosna Hersek gibi Balkan ülkelerinden önce AB'nin 28. üyesi olması kimseyi şaşırtmayacaktır.

Leia Mais…

15 Mayıs 2009

İspanya ve Avrupa Birliği


İspanya'nın Avrupa Birliği içerisindeki konumu çoğu kez tartışmalara konu olmuştur. Birliğe 1986 yılında katılan İspanya'nın, Franco'nun diktatörlüğü ile sonuçlanan bir İç Savaş yaşamış olması, Bask, Katalunya gibi ayrılıkçı bölgeleri barındırması akıllarda soru işaretleri oluşturmaktaydı. Buna rağmen AB politikalarına çok rahat uyum sağlayan ve birliğe entegre olmada sorun yaşamayan İspanya, yine de Almanya ve Fransa'ya oranla sözü pek dinlenmeyen bir ülke konumunda. Herkesin hatırlayacağı, yakın tarihli bir örnekte İspanya Başbakanı Jose Luis Zapatero, Türkiye'nin AB'ye tam üyeliğini desteklediklerini açıklamıştı. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile aralarındaki sıkı dostluğun, bu açıklamada etkisi olmuşsa da geçtiğimiz günlerde Erdoğan'ın "dostu" sayılamayacak bir devlet başkanından, Nicolas Sarkozy'den, Zapatero'nun tam tersi yönde bir beyanat geldi. Almanya Başbakanı Angela Merkel'in de desteklediği Sarkozy, Türkiye'ye ancak imtiyazlı ortaklık teklif edilebileceğini belirtmişti.

Avrupa Birliği'nin İspanya gibi küçük ortaklarının diğer büyük üyelerin yanında etkisiz kalmasının, bu devletlerin sorunları ile doğru orantılı olduğu kanaatindeyim. Zira AB, birçok açıdan birliğe yeni sorunlar ithal etmemeyi, varolan sorunların çözümüne destek olmayı genel politika olarak belirlemiştir. Türkiye'nin 70 milyonu aşan nüfusu ve 3 milyondan fazla işsizi barındırması Merkel ve Sarkozy'nin elini güçlendirmektedir. Keza İspanya'nın ayrılıkçı bölgelerindeki sıkıntıların hala giderilememiş olması da bu ülkenin AB içerisindeki konumunu zayıflatmaktadır.

13 Mayıs Çarşamba günü, Türkiye Kupası Finali ile aynı gün oynanan İspanya Kral Kupası Finali (Copa Del Rey), Katalan takımı Barcelona ile Bask takımı Athletic Bilbao'yu karşı karşıya getirdi. Karşılaşma başlamadan hemen önce okunan İspanyol Milli Marşı'nı protesto eden ve maç sırasında, üzerinde "Avrupa'nın milletleriyiz. Hoşçakal İspanya" yazan pankart açan bir grup, Barcelona'nın 4-1 kazandığı maçtan sonra da olay çıkardı. Ayrılıkçı grupların elini güçlendiren, merkezi hükümeti ve devleti zor durumda bırakan bu tarz olaylar yüzünden İspanya, AB içerisinde hak ettiği değeri bulamamakta, olması gereken yere ulaşamamaktadır. Aynı sorunları bir gün AB'ye üye olduğunda Türkiye'nin de yaşamaması için yapmamız gereken şey ise, bu meseleleri bir an evvel halletmektir.

Leia Mais…

22 Nisan 2009

Türkiye-Ermenistan İlişkilerinde Azerbaycan Faktörü

Obama'nın Türkiye ziyareti sırasında gündeme gelen Ermeni sınırının açılması projesi, Dışişleri Bakanı Ali Babacan'ın Erivan ziyaretiyle farklı bir boyuta taşındı. Medyada çok farklı yansımaları izlenen bu ziyaret sonrasında yeni bir konu gündeme oturdu. Bu konu; Türkiye ile Ermenistan arasındaki yakınlaşmayı dikkatle takip eden Azerbaycan'ın tutumu idi. Genelde Orta Asya Türk Cumhuriyetleri ve Türkiye'nin, özelde ise Azerbaycan'ın uzun yıllardır izlemekte olduğu bir politikadır "Küskünlük Politikası". Ortak bir dış politika belirlenememesine rağmen, bütün Türk Cumhuriyetleri, aralarında yazısız bir anlaşma varmışcasına birbirlerinden aynı dış politika tutumunu beklemektedirler. Bu durum söz konusu olmayınca da kısa süreli de olsa birbirlerine küsmekte, dış politikada farklı yollar aramaktadırlar.
Geçen hafta bu tarz gerçeküstü, duygusal tutumlara bir yenisi daha eklendi. Türk basınında yeralan Türkiye-Ermenistan sınırının açılabileceği yorumlarını gören Azerbaycan Devlet Başkanı İlham Aliyev, Moskova'ya resmi bir ziyarette bulundu. Oysa Türk Dış Politikası'nın gündeminde böyle bir olayın yer almasının tek ve vazgeçilmez şartı, Ermenistan'ın işgal ettiği Dağlık Karabağ Bölgesi'nde işgali sonlandırması ve gerek Türk-Ermeni gerekse Ermeni-Azeri sınırını tanımasıdır. Bu şartlar sağlanmadıkça Türkiye'nin Ermenistan sınırını açma kararı alması Türkiye Cumhuriyeti açısından çok büyük bir politik yanlış olacaktır. Bunun yanı sıra, reel politik açısından değerlendirildiği takdirde, Azerbaycan, Türkmenistan, Kazakistan gibi ülkelere Türkiye'nin en çok ihtiyaç duyduğu dönem, içinde yaşamakta olduğumuz 21.yüzyılın ilk yıllarıdır. Zira dilde, fikirde ve işte birliğin ilk adımı olan Nabucco Projesi ve enerjide işbirliği için bu ülkeler olmazsa olmaz nitelik taşımaktadır.

Tekrar ana konuya dönecek olursak; Türkiye, Ermenistan ile olan ilişkilerini "soykırım meselesi" üzerinden yürütmemektedir. Dolayısıyla muhatabından da bu yönde bir tavır beklemektedir. Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin gelişmesinde bu konunun bir engel teşkil etmemesi, meselenin çözümü açısından da hayati öneme sahiptir. Durum böyleyken, kadim dost ve kan kardeş Azerbaycan'ın da bu politikaları idrak edebilmesi, Türkiye'ye yardımcı olacak tavırlar sergilemesi gerekmektedir. Azerbaycan'ın Türk-Ermeni ilişkilerinde yıkıcı değil, yapıcı bir etken olarak ortaya çıkması, Kafkasya'nın istikrarı açısından da büyük önem taşımaktadır. Çok küçük anlaşmazlıklar yüzünden yıllarca farklı devlet çatıları altında yaşamış olan kardeşlerimizle ortak bir gelecek düşleyebilmemizin tek yolu bu uyuşmazlıkları karşılıklı anlayışla ortadan kaldırmaktır.
NOT: Resim, global bir araştırma merkezi olan Stratfor'dan alınmıştır.

Leia Mais…

10 Nisan 2009

NATO Zirvesi (Strasbourg-Kehl)


3-4 Nisan tarihlerinde Fransa ve Almanya'nın ev sahipliğinde gerçekleştirilen ve NATO'nun kuruluşunun 60. yıldönümü nedeniyle çeşitli etkinliklerle renklendirilen zirvede, gündemdeki birçok uluslararası mesele masaya yatırıldı. Bunlar arasında Fransa'nın askeri kanada dönüşü, NATO'nun Afganistan politikası, ittifaka yeni katılan Arnavutluk ve Hırvatistan gibi ülkelerin durumu, NATO-AB ilişkileri, terörizmle mücadele ve NATO-Rusya ilişkileri gibi konular yer almaktaydı. Her ne kadar resmi gündemde yer almasa da, yeni genel sekreterin de bu zirvede belirleneceği konuşulmaktaydı. Zirvede tüm liderler başta Afganistan sorunu olmak üzere bir çok meselede görüş birliği içindeydi. Ancak konu Danimarka başbakanı Anders Fogh Rasmussen'in genel sekreterliğine geldiğinde, Türkiye beklenen tavrını ortaya koydu. Önceki yazılarımızda belirttiğimiz üzere Türkiye'nin bu kararı veto etmeyeceği ancak bazı problemlerin halledilmesine yönelik tavizler elde edeceğine değinmiştik. Nitekim öyle de oldu, uzun süren ikna çabalarından sonra Türkiye, genel sekreter yardımcısı, NATO'nun Afganistan özel temsilcisi, silahsızlanmadan sorumlu NATO sekreteri yardımcı vekili pozisyonlarında Türk yetkililerin yer alması ve Rasmussen'in karikatür krizi nedeniyle Müslüman dünyasından özür dilemesi karşılığında yeni genel sekreteri veto etmeyeceğini bildirdi. Bunun yanı sıra, terör örgütü propagandası yapan Roj TV'nin ve terör örgütünün Danimarka'daki faaliyetlerinin kısıtlanacağı garantisini de aldı. Böylece zirveden en kazançlı çıkan ülke Türkiye oldu.

G-20 ve NATO zirvelerinde gözlenen en önemli olgu ise, Türkiye Cumhuriyeti'nin uluslararası saygınlığının giderek arttığıdır. İtalya Başbakanı Silvio Berlusconi'nin neredeyse yarım saat dil döküp başbakan R. Tayyip Erdoğan'ı ikna etmeye çalışması da Türkiye'nin kararlılığının göstergesidir.

Bunun dışında Strasbourg ve Kehl'de görüşülen meseleler arasında ittifakın gelecek yıllardaki güvenlik ve işbirliği anlayışının geliştirilmesi, Afganistan konusunda adımlar atılması ve NATO'nun genişleme süreci sayılabilir. Özellikle genişleme hususunda Rusya'nın görüşleri bilinmektedir. Durum böyleyken kapıda bekleyen ülkelerden Ukrayna ve Gürcistan'ın yakın gelecekte (ve hatta uzak gelecekte bile) NATO'ya dahil olmaları zor gözükmektedir. Ayrıca, uzmanların, daha fazla asker gönderildiği takdirde bölgedeki çatışmaların körüklenebileceği görüşüne katılmakla birlikte, Afganistan sorununa NATO müdahalesinin, ülkedeki kaosu biraz olsun dindirebileceği kanaatindeyim. Şüphesiz burada da Türkiye, ittifakın tek Müslüman ülkesi olarak önemli bir rol oynayacaktır.

Bütün bunlar bir yana, NATO'nun 60. kuruluş yıldönümü bir şeyi kesin olarak ispatlamıştır. O da uluslararası politikanın yeni başat aktörü Türkiye için zirvelerin, bundan böyle yalnızca fotoğraf çekiminden ibaret olmayacağıdır.

Leia Mais…

8 Nisan 2009

Obama'nın Türkiye Ziyareti


Hafta başında, ABD Başkanı Barrack Obama'nın Türkiye ziyareti gerçekleşti. Büyük beklentiler ve hazırlıklar içerisinde yapılan ziyaret, başkanın değindiği ve değinmediği meseleler, Türk-Amerikan ilişkilerinin girdiği yeni dönem, üstü kapalı ve alenen verilen mesajlar, medeniyetler ittifakı, NATO ve G-20 zirvelerindeki samimiyet gibi hususların ön plana çıktığı ziyaretten sonra Obama ile birlikte yükselmeye başlayan ABD imajının Türkiye yansımaları gözler önüne serildi. Birkaç ay öncesine kadar Türkiye'deki ABD karşıtlarının oranı dünyanın en yüksek düzeyindeyken, Nisan 2009 itibariyle bu oran iyice aşağılara çekilmiştir. Şüphesiz bunda Barrack Obama'nın uzlaşmacı, barış yanlısı, demokrat kimliğinin önemi büyüktür. Bunun yanı sıra Türkiye'nin 2009 yılı ile birlikte uluslararası diplomasi alanında büyük atılımlara imza attığı gerçeğini de yadsımak imkansızdır.

Obama'nın konuşmalarında da vurguladığı üzere, Türkiye bir "ılımlı islam" modeli değil, laik, demokratik bir cumhuriyettir. Türkiye, aynı zamanda, ABD'nin yakın müttefiki, NATO'nun en güçlü ikinci ülkesi, Müslüman olması nedeniyle Avrupa ülkeleri tarafından dışlanmış olmasına rağmen Avrupa'nın benimsediği değerleri yıllar önce kabul etmiş bir devlettir. Tüm bunlar biraraya geldiğinde Türkiye'nin artık Yunanistan ile aynı kefeye konulmayacak olmasının ne kadar doğru olduğu ortaya çıkmaktadır. Zira ABD ile NATO bağlamında geliştirilmesi muhtemel stratejik müttefiklik, BM Genel Kurulu (Geçici) Üyeliği ile birlikte Türkiye'nin ufkunu genişletecektir.

Yazılı ve görsel basının bütün organlarında çokca yer alacak olan bu mesele hakkında daha fazla yorum yapmak, tekrarlara ve alıntılara yer vermek gereksizdir. Bu yüzden yalnızca Obama'nın TBMM'de yaptığı konuşmanın ve diğer birkaç ziyaretin bağlantısını vermekle yetiniyorum.**Ziyaretin neler getireceğini, değerlendirmelerimizin ne kadar isabetli olacağını ise ilerleyen günlerde hep birlikte göreceğiz.

** Bağlantılar, ntvmsnbc'nin haber görüntüleridir.

Obama'nın Türkiye Büyük Millet Meclisi'ndeki Konuşması

Obama'nın Anıtkabir Ziyareti

B. H. Obama ve R. T. Erdoğan'ın Ortak Basın Açıklaması


Obama'nın Sultanahmet Camii'ne Düzenlediği Gezi

Obama'nın Ayasofya Ziyareti

Leia Mais…

1 Nisan 2009

NATO'nun Yeni Genel Sekreteri Kim Olacak? (2)


...A. F. Rasmussen'in ikinci önemli dezavantajı ise, genel sekreterlik yolunda Türkiye'nin vetosuyla karşılaşma ihtimalidir. İttifakın tüm üyelerinin desteğini almış olsa bile, Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne üyeliği konusundaki karşıt görüşleri ve tutumu bilinen Rasmussen'in Türk vetosu ile karşılaşabileceği riskini de göz önünde bulundurmak gerekir. Karikatür krizinin, NATO'nun tek Müslüman ülkesi Türkiye üzerindeki izdüşümleri de böyle bir vetoyu mümkün kılan unsurlardandır. Zira Jyllands Posten gazetesinin yayınladığı karikatürlere cevaz vermek suretiyle büyük bir krize yol açan Rasmussen'in genel sekreterliği, Afganistan'da faaliyet gösteren terör örgütlerine ve bilhassa El-Kaide ile Taliban'a verilecek bir ödün olarak görülebilir. Türkiye'nin veto kararı almasına neden olabilecek bir diğer unsur da bölücü faaliyetlerini Danimarka'da sürdüren Roj TV meselesidir. Türkiye Cumhuriyeti, Danimarka'yı ve Rasmussen'i defalarca uyarmış, ancak bugüne dek yapıcı bir sonuç alınamamıştır. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Rasmussen ile yapmış olduğu görüşmeleri NTV'de katıldığı bir programda anlatmış, Roj TV konusunda Rasmussen'in tek bir adım dahi atmadığını belirtmiştir.

Bütün bu gelişmeleri yorumlarken NATO Genel Sekreterliği pozisyonu için en güçlü aday olarak gösterilen A. F. Rasmussen'in Türk vetosuyla karşılaşmaması için pozitif hamleler yapılmasının gerekliliği bir kez daha ortaya çıkmaktadır. Kendisine somut adımlarla yaklaşmayan bir lideri, böyle bir pozisyona getirmesi Türkiye'den beklenemez. Ancak bu durumda Türkiye'ye: "Öyleyse kimi destekliyorsunuz?" sorusunun sorulma ihtimali ortaya çıkmaktadır. Türkiye'nin sıcak baktığı bir aday olmadığını açıklamasına, görüşmelerin zamanı geldiğinde yapılacağı ve bir karara varılacağının belirtilmesine rağmen kamuoyunda Kanada Savunma Bakanı Peter MacKay'in adı geçmektedir.

Kanada eski Dışişleri Bakanı MacKay, 2006 yılında dönemin Türkiye Dışişleri Bakanı olan Abdullah Gül'ün Kanada ziyareti sırasında Türkiye-Kanada ilişkilerinin geliştirilmesi yolunda önemli adımlar atmış bir diplomattır. Kanada'nın 2004 yılında (sözde) Ermeni Soykırımı'nı kabul ettiğini gösteren kararı, MacKay'in dışişleri bakanı olduğu hükümet zamanında değiştirilerek söz konusu kararın geçersiz olduğunu ortaya koyan yeni bir kanun çıkarılmıştır. Bu dönemde geliştirilen ilişkilere dayanarak Türkiye'nin Peter MacKay'in adaylığını desteklediği söylenmektedir. Ancak aynı MacKay, sonraki dönemlerde Kanada'nın Ermeni Soykırımı'nı destekleyen tavrında bir değişme olmadığını da belirtmiştir. Amerikan kamuoyunun, ABD eski dışişleri bakanı Condoleeza Rice'ın sevgilisi olarak tanıdığı MacKay, Türkiye'nin NATO Genel Sekreterliği için göstereceği aday olamaz, olmamalıdır.

Yeniden mini yazı dizimizin en başına dönecek olursak; Türkiye, uluslararası ortamda artan itibarı ve gün geçtikçe tazelenen imajının doğal sonucu olarak, böylesine büyük ve etkili bir kuruluşta kendi adayını çıkarabilmeli, gerektiğinde ittifakın diğer üyelerini de kendi safına çekebilmelidir. Bölgesel bir güç olduğunu kanıtlayan Türkiye Cumhuriyeti'nin, küresel bir güce dönüşmesi küresel ölçekte yankı uyandıracak politikalar izlemesi ile mümkün olacaktır. Aksi takdirde NATO Zirveleri, topluca hatıra fotoğrafı çektirmekten başka bir anlam ifade etmeyecektir.

Leia Mais…

29 Mart 2009

Dünya Gündemi Analizleri Seçim Özel


29 Mart 2009, Türkiye Cumhuriyeti siyasi tarihinin 14. yerel seçimlerinin yapılacağı bir pazar günü. Katılım rekoru kırılması beklenen bu seçimlere girerken, Büyük Birlik Partisi Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu'nun vefatı, küçük büyük herkesi üzmüş, sandığa gitmeyi çok arzulamamıza rağmen herkesin içinde bir burukluk yaratmıştır. Buna rağmen 27 Mayıs 1960 darbesinden sonra yaşanan ve halkı sandıktan soğutan durumdan eser kalmamıştır. Bilinçli Türk seçmeni son yıllarda olduğu gibi yine bir pazar sabahı erkenden kalkacak ve oyunu kullanacağı salona gidecektir. Kimin kime oy verdiğinin herkesin şahsi meselesi olduğu görüşünü taşımama rağmen, yerel seçimlerde partilerden çok adaylara oy verilmesi taraftarı olduğumu da belirtmek isterim. Bu alan, kendi görüşlerimi açık yüreklilikle paylaştığım bir yer olduğuna göre de, yerel seçimlerle ilgili bu düşüncemi açıklamakta bir sakınca görmüyorum. Zira, kendi adıma, seçim sonuçları ile ilgili çok büyük süprizler beklemiyorum. Türk halkı, kendisini 5 yıl boyunca doğrudan yönetecek olanları şüphesiz doğru tartacak, oyunu ona göre kullanacaktır. Demokrasinin en belirgin meyvesi olan seçimler, kuralına göre uygulandığında, dünyanın her yerinde başarılı bir şekilde gerçekleştirilmekte, sonuçlar açıklandıktan sonra kaybeden, bir sonraki seçimde kazanmak için çalışmaya ertesi gün başlamaktadır.

Bu düşünceler ile baktığım 2009 Yerel Seçimleri'nin, ülkemiz adına hayırlara vesile olmasını arzu ediyorum. Ayrıca merhum Muhsin Yazıcıoğlu'na Allah'tan rahmet, sevenlerine ise başsağlığı diliyorum.

Leia Mais…

27 Mart 2009

Abdullah Gül'ün Irak Ziyareti ve Irak'ın Geleceği


Amerikan askerleri ile birlikte geçen 6 yılda, Irak'ın içine sürüklendiği kaos ortamı gün geçtikçe daha da belirgin hale geldi. İlk bakışta bir rejim değişikliği ve sonrasında yeni ve güzel bir ülke gibi görünen ama sürekli kötüye giderek batağa saplanan bir devlet, Irak. Öyle ki, ülkenin zengin yeraltı kaynakları ve jeostratejik konumu bile bu durumun önünü almak için yeterli olmadı. 6 yılda, yaklaşık 100 bin sivil, 600 bine yakın Amerikan ve Irak askeri hayatlarını kaybetmiş, 1 milyondan fazla insan göç etmek zorunda kalmıştır. Irak'ın kendine özgü sorunları da bu süreci etkileyen önemli bir unsurdur. Zira ülkenin 3 toplumlu yapısı, insanların birbirlerine güvenememelerine neden olmuş, herkesi kendi başının çaresine bakma yolunu seçmeye itmiştir. Son 25 yılda üç savaş ve ambargo yaşayan Irak'ın, bütün bunları kısa zamanda atlatmasına şüphesiz imkan yoktur. Ancak Irak'ın Orta Doğu'daki barış sürecinde ve istikrarın yeniden tesisinde önemli bir mihenk taşı olduğunun da unutulmaması gerekmektedir.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün Irak ziyaretini de bu çerçevede değerlendirdiğimizde, Irak'ta ABD sonrası dönemde yaşanması muhtemel boşluğu, genelde dünya çapında özelde de Orta Doğu'da artan itibarı sayesinde Türkiye'nin doldurabileceği öngörüsünde bulunmak yanlış olmayacaktır. Nitekim Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani'nin görev süresi sona erdiğinde yeniden aday olmayacağı bilinmektedir. Böylece Talabani sonrası Irak'ta yaşanması muhtemel değişiklikleri de hesaba katmak gerekecektir. Bunun yanı sıra ABD başkanı Obama'nın Irak politikasına göz attığımızda da, Iraklıların geleceğe dair ümitlerinin az da olsa yeşerdiğini görmekteyiz. Zira Amerikan askerlerinin ülkeden çekilmesi bile başlı başına önemli bir gelişme olarak nitelenebilirken, Irak halkının demokrasiye olan inancını arttırması açısından da kaçınılmazdır. (Iraklıların büyük çoğunluğu, mevcut durumun değişmeyeceğine olan inançları yüzünden seçimlerde sandığa gitmemektedir.)

Ortaya koyduğumuz bu tablodan sonra; "Irak'ın, bölgedeki ABD-İran mücadelesinin yeni bir sahası olmasının önündeki tek engel Türkiye Cumhuriyeti'dir" diyebiliriz. Çünkü Irak ile ilgili birçok mesele doğrudan Türkiye'yi de ilgilendirmektedir. Irak'ın kuzeyindeki yerel yapılanmadan, Irak'taki Türkmenlere; Amerikan askerlerinin çekilme güzergahından, Musul ve Kerkük'e kadar halledilmeyi bekleyen birçok sorun Türkiye'nin aktif katılımını gerektirmektedir. Aktif bir dış politika, gerek Türkiye açısından gerekse Orta Doğu'nun geleceği açısından hayati öneme haizdir. Türkiye'nin Davos ile yükselişe geçen itibarı, cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün Irak'ta yaptığı temaslardan sonra daha da belirginleşmiştir. Bu itibar, Iraklı yetkililerin açıklamalarına da yansımış, PKK'nın Irak'tan tasfiye edileceğine dair garantiler verilmiştir. Yerel Kürt yönetiminin haddini aşan beyanlarını bir tarafa bırakırsak, PKK'nın içinde bulunduğu çember giderek daralmaktadır. 1998'de Suriye ile yapılan Adana Mutabakatı'ndan sonra faaliyet alanı sınırlanan, İran'ın teröre karşı mücadelesi kapsamında PJAK'a yaptığı müdahaleler ile bir sonraki aşamaya taşınan PKK karşıtı kampanyada, Irak hükümetinin takınacağı tutum da son derece önemlidir. Nitekim PKK'nın ortadan kaldırılması Türkiye-Irak ilişkilerinde bir dönüm noktasını teşkil edecektir.

Türkiye'nin bölge politikalarında söz sahibi olması, Irak'ın geleceğinin kendi eline bırakılamayacak kadar değerli olmasındandır. Yıllar boyunca süper güçlerin kilometrelerce uzaktan müdahil olarak soyundukları roller, bu kez Türkiye'nin ayağına kadar gelmiştir. Amerikan askerlerinin çekilmesini müteakiben oluşması muhtemel otorite boşluğu ve bu gediği doldurmak isteyecek birtakım iç unsurların birbirleriyle çatışma ihtimali ilk etapta Türkiye'nin izleyeceği politikaları etkileyebilir. Ancak Türkiye'nin doğru zamanlama ile atacağı adımlar Irak'ın geleceği açısından belirleyici olacaktır.

Leia Mais…

17 Mart 2009

Güneşi Gördüm'ü Okumak


Blogun içeriğinden ve ilkelerinden sapmak manasına gelse de Mahsun Kırmızıgül'ün yeni filmi hakkında birkaç cümle ile bir değerlendirmede bulunmanın doğru olacağını düşündüm. Sinema eleştirmeni değilim ancak izlediğim yüzlerce filmden sonra bir takım şeyler doğal olarak gözüme çarpmakta. Filmde genel olarak bir köy ahalisinin terörle mücadele sırasında ve sonrasında yaşadıkları anlatılıyor. Anlatılırken de Güneydoğu Anadolu bölgesinin kendine özgü durumu vurgulanıyor. Buraya kadar herşey bir sinema eseri için normal. Fakat öyle ince noktalarda öyle ince dokundurmalar yapılıyor ki, insanın aklına ister istemez filmin hangi görüşe hizmet ettiğini düşünmek geliyor. Zira aynı evde yaşayan iki kardeşten birinin Türk askeri, diğerinin terör örgütü militanı olduğu durumlar, yaşanmış hakikatlerdir. Ancak Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde iki kardeşin resimlerinin yanyana duvara asılamayacağını, bunun yalnızca Norveç gibi ülkelerde yapılabileceğini ima eden bir anlayışla, sinemada ilk kez karşılaşmaktayım. İnsanların evlerinde ne yapıp ne yapamayacağına devletin karar vermesi gibi bir durum söz konusu olmadığı gibi, Türkiye'yi, terörizm yüzünden geri kaldığı bilinen bir bölgesi üzerinden Norveç ile kıyaslamak, vatan hainliği ile eşdeğerdir.

Seyircilerin büyük çoğunluğunun film sırasında gözyaşlarını tutamadıkları, filmi inanılmaz beğendikleri, Mahsun Kırmızıgül'ün çok başarılı bir filme imza attığı gibi yorumlar yapılmaktadır. Sinemasever Türk halkının milli hassasiyetlerine dokunan en ufak bir olayda gözlerinin dolduğu bilinen bir gerçektir. Bunun ve buna benzer olayların, "ülke sorunlarının" ve aslında hiç varolmayan ama görmezden gelindiği iddia edilen bazı meselelerin işlendiği bir film Güneşi Gördüm. En azından yönetmeninin ifadelerine dayanarak böyle bir film olduğunu düşünüyorum.

Kısaca toparlayacak olursak Türkiye Cumhuriyeti'nin terörle savaş sırasında verdiği şehitlerin sayısını, ölen terörist sayısına ekleyerek elde edilen rakamlar ve "bu kadar insan ölmüştür" açıklamalarıyla film sona eriyor. 30 yıldır süren bu mücadeleden haberi olmayan veya durumun ciddiyetini kavrayamamış dimağlar tarafından da film beğeniyle karşılanıyor. Herkesin beğeni kriterlerine elbette ki saygımız sonsuz. Ancak kendi belirlediği sorunları, yine kendi belirlediği çözümler ile ortadan kaldıracağını düşünenler için aynı şeyi söylememiz mümkün değil...


Leia Mais…

11 Mart 2009

Türk-Amerikan İlişkilerinin Geleceği Üzerine


Açıldığı günden beri Dünya Gündemi Analizleri'nde, Türkiye ile ilgili konulara fazla değinmemeye çalışmaktaydık. Bunun sebebi de hergün gazete ve televizyonlarda defaatle yayınlanan haberleri, gelişmeleri, yorumları ve görüşleri tekrarlama endişemiz idi. Farklı perspektifler ve değişik bakış açıları ile düşünmek elbette ki serbesttir. Ancak bunları internet ve sair ortamlarda yayınlamak şüphesiz bizim vazifemiz değildir. Yine de bölgesel ve küresel politikalar açısından son derece önemli bir ülke olan Türkiye'de, son günlerde yaşanan gelişmeleri dış politika açısından değerlendirmek gerekmektedir.

Bu gelişmelerden en önemlisi ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton'ın Türkiye ziyaretidir. Orta Doğu, Türkiye ve NATO'yu kapsayan bu ziyaretler sırasında Clinton, çok önemli mesajlar vermiştir. İsrail ve Filistin'de barış çağrısı yapan, ülkemizde ise Türkiye'nin gerek ABD gerekse dünya açısından önemine vurgu yapan eski "first lady", son araştırmalara göre Türkiye'de artmakta olan Amerikan karşıtlığını da biraz olsun azaltmayı amaçlamıştır. Bununla birlikte, başkan Barrack Obama'nın 6-7 Nisan'da ülkemize resmi ziyarette bulunacağı da açıklanmıştır. Clinton'ın yaptığı ve Obama'nın yapacağı ziyaretler, ilişkilerde yeniden sıcak bir evreye girilebileceğinin de göstergesi sayılabilir. Obama'nın, 2010 yılında ülkemizde düzenlenecek olan Dünya Basketbol Şampiyonası için de Türkiye'ye geleceği düşünülmektedir. Amerika'daki yeni yönetimin genel politikalarının, Türkiye üzerindeki izdüşümlerinin de aynı doğrultuda olacağı öngörüsünde bulunmak bu yüzden yanlış olmayacaktır.

Türkiye, Soğuk Savaş yıllarındaki komplekslerinden kurtulmuştur. Artık bir kamp için değil, sadece Türkiye için politika üretilmektedir. ABD'nin müttefiği bir NATO ülkesi olmak artık Rusya düşmanı olmak anlamına gelmemektedir. Aynı şekilde İran, Afganistan, Pakistan, Irak, Suriye, İsrail, Lübnan, Balkanlar, Doğu Avrupa, Gürcistan, Azerbaycan, Ermenistan, Orta Asya, Afrika ve hatta Latin Amerika ile ilişkilerimiz birbirinden bağımsız yol almaktadır. Halen Soğuk Savaş mantığı ile düşünen Yunanistan'ın, Barrack Obama'nın Türkiye ziyareti açıklandığında ortaya koyduğu tepki, Türkiye'nin çok yönlü dış politikasının başarılı olduğuna delalet etmektedir. Öyle ki, son günlerde Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin hakkında tutuklama kararı çıkardığı ve başta ABD olmak üzere birçok ülke tarafından soykırım yapmakla suçlanan Sudan devlet başkanı Ömer El Beşir hususunda bile Türkiye, ihtiyatlı davranmaktadır. Sudan'ın jeopolitik konumu, El Beşir'in ülkemize karşı beslediği sempati, Sudan'ın doğal kaynaklarının zenginliği gibi unsurları göz önünde bulundurmaktadır.

Türkiye'nin Davos Zirvesi sonrası giderek artmakta olan uluslararası itibarı, yakın gelecekte bölgesel liderlikten küresel aktörlüğe terfi sonucunu doğurabilir. Zira Orta Doğu, Balkanlar ve Kafkasya üçgenindeki çözümü zor birçok meselede Türkiye'nin aktif katılımını, arabuluculuğunu veya liderliğini gururlanarak görmekteyiz. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün, Ekonomik İşbirliği Teşkilatı (EİT) zirvesine katılmak üzere gerçekleştirdiği Tahran ziyareti de Türkiye'nin bu misyonuna gösterilebilecek en önemli kanıtlardan biridir. Kafkasya İstikrar Paktı, İsrail-Filistin sorunu, İran'ın Nükleer Çalışmaları, Kıbrıs, Irak, Afganistan vb gibi birçok sorunun ve projenin de Türkiye'nin katılımı gerçekleşmeksizin çözülmesi imkansızdır. Buradan, "Türkiye bütün sorunları tek başına çözer" sonucu çıkarmak da elbette yanlıştır. Fakat bölgesel ve küresel politikalarda söz sahibi, politik, ekonomik, askeri ve kültürel potansiyeli ile Türkiye, çok kilit bir noktada yer almaktadır. Türk-Amerikan ilişkilerinin geleceği de ülkemizin bu önemi ile doğrudan ilintilidir.


Leia Mais…

Dünya Gündemi Analizleri Hakkında

Bu blog, uluslararası politikada yaşanan güncel gelişmeleri takip etmek ve değerlendirmelerde bulunmak amacıyla oluşturulmuştur. İçinde yer alan yazı, yorum ve analizlerin tamamı yazarın şahsi görüşleridir. Yazıların tüm sorumluluğu blog yazarına aittir.

Güncellemeler belli bir programa göre yapılmamaktadır. Bunun yanı sıra her sabah çeşitli şekillerde güncellenmektedir. Yazılar hazırlanırken; ntvmsnbc, bbc türkçe, reuters, guardian, washington post, der spiegel, kommersant vs gibi kaynaklardan yararlanılmaktadır. Haber içerikleri bu kaynaklardan sağlanmakla birlikte, yorumlar ve analizlerin tümü blog yazarına aittir.

Blog içeriğinin, yazardan izin alınmaksızın kullanılması kanunen yasaktır. Kaynak göstererek veya yazarla irtibat kurularak yapılan alıntılara izin verilecektir.